22 Haziran 2017 Perşembe

Bağımlılıkla savaşta aile soğukkanlı olmalı!

Uyuşturucu madde tuzağına düşen gençlerin görüntüleri toplumu tedirgin ediyor. Çocuğunun madde kullandığını öğrenen ailelerde öfke, utanç, suçluluk, kızgınlık ve kaygı gibi birçok duygu bir arada yaşanıyor. Uzmanlar yaşanan bu duyguların bağımlılık tedavisi sürecinde çoğu zaman bozucu etki oluşturduğuna dikkat çekiyor. Bu sebeple ailelerin öncelikle soğukkanlı davranmaları gerekiyor!

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi, NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Gül Eryılmaz, madde bağımlılığı ile mücadelede ailelerin tutumlarının önemine işaret etti.
Tedavi kısmında ailelerin sıklıkla sorduğu sorunun “Yakınıma nasıl davranmalıyım?" olduğunu belirten Doç. Dr. Gül Eryılmaz, bu soruyu iki dönem için ayrı cevaplandırmak gerektiğini söyledi.
Doç.Dr. Gül Eryılmaz, şöyle konuştu:
1-Kullanımı ilk öğrendiğim zaman yakınıma nasıl davranmalıyım?
“Aileler yakınlarının madde ya da alkol kullanımlarını öğrendiklerinde, ‘Bunu bize nasıl yapar, biz nerede hata yaptık, mutlaka bir yanlışlık olmalı, o bunu yapacak biri değil ya biri duyarsa herkese rezil oluruz’ gibi düşünebilirler. Bu düşünceler ailelerin öfke, suçluluk, kaygı, utanç gibi yoğun ve zor duygular yaşamasına sebep olur. Bu duygular son derece doğaldır ve duyguların yaşanması kontrol edilemez.
Soğukkanlı olunmalı
Bağımlılık sürecinde ailelerin yaşadıkları yoğun duyguların yakınlarına karşı davranışlarını etkilemesi tedavide çoğu zaman bozucu etki yaratmaktadır. Bu sebeple ailelerin öncelikle bu tür öfke, suçluluk, utanç ve kaygı gibi duygularını davranışlarına yansıtmadan soğukkanlı davranmaları gerekmektedir.”
Net kurallar konulmalı, yaptırımlar uygulanmalı
Ailelerin soğukkanlı ve net tutumlarının, madde kullanan kişide, kullanımının onaylanmadığı ve devamı durumunda sorunlar yaşayacağı düşüncesi yaratarak madde kullanımını bırakma kararı almasına yardımcı olacağını ifade eden Doç. Dr. Gül Eryılmaz, “Bunun için ailelerin, kişiyle sık sık tartışmalar yaşamak yerine net kurallar belirleyip bu kurallara uyulmaması durumunda önceden belirlenmiş yaptırımları uygulamaları gerekir. Kişi kullanımına bağlı bir sorun yaşamadığı taktirde kullandığı maddeyi bırakmak istemeyecektir” dedi.
Sonuçları gizlemeye çalışmayın
Doç. Dr. Gül Eryılmaz, "Ya çevre duyar da yakınım rezil olursa" diye kullanıma bağlı olumsuz sonuçları gizlemeye çalışmanın durumu daha kötü bir hale sokacağını ifade ederek “Madde kullanan kişi adına okul devamsızlığını çözen, işe gitmeyen yakını için patronunu arayıp bahaneler söyleyen, faturaları ödenmezse elektriksiz kalır deyip faturalarını ödeyen, işe gitmediği için harçlık veren aileler aslında farkında olmadan yakınlarının kullanımlarının sürmesine sebep olmaktadır. Bu davranışları olan ailelere sıklıkla söylediğimiz, ihtiyaç olmadan değişim olmadığıdır. Eğer kişi, kullanımıyla ilgili sorun yaşamazsa asla bırakma ihtiyacı hissetmeyecektir” uyarısında bulundu.
2- Yakınım maddeyi bıraktı, şimdi nasıl davranmalıyım?
Bağımlılığın tekrarlayan bir hastalık olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Gül Eryılmaz, kişinin maddeyi bırakmasının ardından ailenin bu konudaki desteğinin önemli olduğunu söyledi.
Eryılmaz, şunları ifade etti:
“Kişi kullanımı bıraktıktan sonra bir çok sebeple tekrar kullanıma başlayabilir. Tekrar başlamayı etkileyen tek faktör kişinin motivasyonudur. Motivasyon sabit değildir. Zaman içerisinde azalıp artabilir. Bırakma motivasyonu yüksek bir kişi maddeyi bırakır ancak geçen zaman içerisinde alkol/maddesiz hayatta zorlandığını düşünmesi, ilişkilerinde sorunlar yaşaması gibi birçok sebeple motivasyonu azalabilir ve tekrar kullanıma başlayabilir. Bu yüzden bırakma sürecinde ailenin yaklaşımı ve kişiyle ilişkilerinin kalitesi bu motivasyonu yüksek tutmaya yardımcı olacaktır. Aileler en çok bu dönemde zorlanırlar. Bir çok aile kullanımı bırakan yakınlarının artık tekrar kullanmayacağını, alkol ve madde kullanma düşüncesinin tamamen sonlandığını, bir daha böyle bir düşüncenin olmayacağını düşünür. Ancak ne yazık ki bu büyük bir yanılgıdır. Ailere bu dönemde sıklıkla vurguladığımız, ne söylediğinizin değil nasıl söylediğinizin önemli olduğudur.”
Ailelerin en çok zorlandığı durumlar
Doç. Dr. Gül Eryılmaz, ailelerin bu dönemde baş etmekte en çok zorlandığı durumları ana başlıklarıyla şöyle sıraladı:
Uzun bir aradan sonra yakınının madde / alkol kullanımı olduğunu gören aile: Bu durumda aileler yoğun bir hayal kırıklığı ve öfke yaşarlar. Bütün tedavinin bittiğini, artık başa döndüklerini düşünürler. Bu düşünce ve duygularını yakınlarına aktardıklarında, çoğu zaman bu konuşma tartışmayla bitmektedir. Böyle bir durumda yakınlarıyla tartışmak yerine onları anlamaya çalışmalarını öneriyoruz. Uzun bir dönem kullanımı olmadığı için öncelikle yakınını tebrik etmek ve sonrasında ne oldu da tekrar kullanıma ihtiyaç duyduğunu sormak daha yapıcı bir çözüm olacaktır.
Madde/alkol kullanımından şüphelenen aile: Birçok aile yakınlarının alkol/maddeyi bıraktıktan sonra her an kullanımın tekrar olacağını düşünerek kaygılanır. Kaygı normaldir ancak bu şüphelerini emin bir şekilde yargılayıcı ya da suçlayıcı bir ifadeyle belirtmeleri çoğu zaman yakınlarıyla tartışmalara sebep olmaktadır. Çoğu zaman bu tartışmalar sonrası kişi, kendisine güvenilmediğini düşünerek tekrar kullanıma dönmeyi düşünebilir. Eğer aileler yakınlarının madde kullanımından şüpheleniyorsa bu kaygılarını yargılamadan, suçlamadan ben diliyle anlatmaları daha uygun olacaktır.
İstekleri olmazsa tekrar madde /alkol kullanacağıyla ilgili tehdit edilen aile: Aileler, yakınlarının sık sık kendilerini madde /alkol kullanımıyla ilgili tehdit ettiğini düşünüyorsa bu durumda iki noktaya dikkat etmek gerekir: Kişi kullanım yönünde aileyi tehdit ediyorsa bu durumda kişinin bırakma motivasyonunun tam olmadığı düşünülebilir. Bu yüzden olası bir kullanım, ailenin o bahsedilen davranışı yapmamasından değil, kişinin motivasyonunun zaten azalmış olmasından kaynaklanır. İkinci bir nokta, bu durumun yaşanması ailenin, kişinin kendisinden daha çok kullanımı önemsemekte olduğunu gösterir. Bu da kişinin bırakmanın sorumluluğunu alamamasına ve bir süre sonra tekrar kullanmasına sebep olabilir. Böyle bir durumda ailenin tehtidlere soğukkanlılıkla cevap vermesi, kişinin isteklerini uygun bir dille reddetmesi ve kullanım kararının kendisine ait olduğunu vurgulaması önerilir.
Tedavisini/ilaçlarını bırakmak isteyen, özel günümde içmek istiyorum diyen yakını olan aile: Son olarak ailelerin sıklıkla yaşadığı bir başka konu da yakınlarının ilaç kullanımlarını, doktor görüşmelerini bitirmek istediğini söylemesi ya da doğum günü, düğün, yılbaşı gibi özel günlerde kullanım talep etmeleridir. Bu durumlarda ailelerin kaygıları artmaktadır. Ve yakınlarına kendi sorumluluğunda olmayan cevaplar ve sözler vermektedirler. “Bir kere kullan bir daha kullanmak yok ama" diyen aile de "Hayır asla kullanamazsın" diyen aile de yanlış yapmaktadır. Bu sorulara cevap vermek kullanımı olan kişiyle gereksiz tartışmalara girmeye ve ilişkilerini bozmalarına sebep olur. Kişinin bıraktıktan sonra tekrar kullanımının olup olmayacağı, ilaçlarını ne kadar kullanacağı ya da tedavinin ne kadar süreceğinin kararı tedavi ekibinin vereceği kararlardır. Ailelerin bu konularda yorum yapması kişinin tedavisini ve bırakma sürecini olumsuz etkilemektedir. Böyle bir durumda ailelerin net bir tavırla bu konuda yorum yapma haklarının olmadığını söyleyerek bu soruyu tedavi ekibine sormasını istemek en uygun yaklaşımdır.”

KAYNAK

Sınırlar ve İç İçe Geçme Üzerine

Temas, kişi ve çevre arasındaki sınırda kurulur. Sınırın olmaması ise iç içe geçme durumudur. Perls (1973, akt: Daş, 2014), iç içe geçmeyi hücreler üzerinden örnek vererek açıklamıştır. Hücrelerimizin hepsi zarla birbirlerinden ayrı bulunur ve bu zar sayesinde neyi içlerine kabul edecekleri ve neyi reddedecekleri belirlenir. Eğer hücrelerimiz iç içe geçmiş olsalardı diğer bir deyişle aralarındaki sınırlar kalkmış olsaydı hiçbiri kendi işlevlerini gerçekleştiremeyeceklerdi. Bu örnekten yola çıkarak birey için de iç içe geçme durumunun olması ve sınırların ortadan kalkması teması ve dolayısıyla bütünleşmeyi ve gelişmeyi engeller diyebiliriz.
İç içe geçme bir yemek ile, iş ile, ev ile, anne ve bebek arasında, dernek ve kulüpler ile, toplumla ve bir başka kişiyle yaşanabilir. Evleriyle iç içe geçen kişiler, evleri dağınıkken kendileri de dağınıkmış gibi hissederler. İşleriyle iç içe geçen kişiler, uzun saatler çalışabilir ve her şey yolunda gittiğinde kendilerini iyi hissedebilirler. Toplumla iç içe geçen kişi; kendisini duruma göre şekillendirir, bu da benlik kaybına sebep olur. Ait olduğu topluluğa söylenen bir sözü ona söylenmiş gibi algılar, kendisi ile topluluk arasına sınırlar koyamaz. Buna fanatik taraftarlar örnek olarak verilebilir, maç esnasında kendi takımlarıyla iç içe geçtikleri için karşı takımın oyuncularının veya hakemin davranışlarını kendilerine karşı yapılıyormuş gibi algılayabilirler. İç içe geçilen kişi ise yakınlık ve aşırı duygusal bağlılık hissedilen ebeveynsel bir figürdür; partner, kardeş, en yakın arkadaş ve ebeveyn olabilir. Kişinin toplumla veya başka bir kişiyle iç içe geçmesi özerkliğinin ve bireyselliğinin gelişmediğini gösterir. Kişi bireyselleşme ya da sosyal açıdan gelişme yerine iç içe geçmeyi ve yapışmayı tercih etmiştir. Örneğin; annesiyle iç içe geçmiş birisi, her şeye onun yerine annesinin karar vermesini isteyebilir. Başka bir örnekle, en yakın arkadaşına her şeyini anlatır ve karşılığında onun da anlatmasını bekler. Bu kişiler, başkalarının desteği olmadan duygusal açıdan ayakta kalabileceklerine inanmazlar çünkü birlikteyken tek bir kişiymiş gibi hissederler. Tek bir kişiymiş gibi hissetmek kişinin kendi düşüncelerinin, duygularının, isteklerinin, ihtiyaçlarının ve bedeninin farkında olamamasına sebep olur. Gelişmemiş benliklerinden ötürü, kendi içlerinde bütünleşmiş hissedemedikleri için bir başkasıyla bütünleşme ihtiyacı duyarlar. Clarkson’a göre (1991, akt: Daş, 2014), iç içe geçme ihtiyacının temelinde sevilmeme, beğenilmeme ve terk edilme korkusu vardır ve bu korkularından dolayı kişi adeta ötekine yapışır. İç içe geçilen kişiye sınırlar koymak ise yanlış bir şeymiş gibi görülür, kişi kendini suçlu hisseder.
İç içe geçmenin kökeninde; anne-babanın çocuğu birey olarak görmemeleri kendi uzantıları gibi algılamaları ve bu sebeple de çocuğun yerine kararlar vermeleri vardır. Çocuğun ayrışmasına ve bireyleşmesine izin vermezler (Perls, 1973; akt: Daş, 2014). Anne-babalar ancak çocuk onlarla iç içe geçtiğinde, onların istediği gibi davrandığında çocuğu onaylarlar ve desteklerler. Çocuğun onlardan farklı olan taraflarına, düşüncelerine ve isteklerine tahammül edemezler (Daş, 2014). Terapide amaç; danışanın ebeveyn figürüne benzeyen ve farklı olan taraflarını görmesini sağlamak, sınır koyabilme becerisini geliştirmek ve ayrışmanın gerçekleşmesine yardımcı olmaktır. Bireyin düşünceleri, görüşleri ve istekleri gibi ebeveyn figüründen farklı olan tarafları ve bir yandan da ebeveyn figürüne benzer tarafları ortaya çıkarılır. Ebeveyn figüründen farklı olduklarını hissettikleri geçmiş yaşantılar hatırlanır ve ebeveyn figürüne gerçek duygularını terapi odasında dile getirmeleri sağlanır, sınır koyma üzerine canlandırmalar yapılır. İç içe geçmiş/yapışık çocuk ile sağlıklı yetişkin arasında diyalog kurdurularak ayrışmanın gerçekleşmesi sağlanır (Young ve ark., 2013).
Sağlıklı ilişkilerde belirli bir ritim vardır; yaklaşma, uzaklaşma, tekrar yaklaşma ve uzaklaşma şeklinde devam eder. Bu ritim içerisinde temas sağlandığı sürece kişiler arasında yaşanan iç içe geçme sağlıklıdır ve ihtiyaçlar karşılandığı için uzaklaşma yaşanır. Tekrar iç içe geçme de sağlıklı bir şekilde yaşanır çünkü korkulacak bir durum yoktur. Ancak kişi sürekli bir iç içe geçme durumunda kalırsa uzaklaşamadığı için tekrar yaklaşma ve bir araya gelmeyi deneyimleyemez. Temas engellenmiş olur ve temasın olmadığı yerde bütünleşme ve büyümeden bahsedilemez. Daş (2014), aşık olmanın iç içe geçme yaşantısı olduğundan bahsetmiş, erken dönemde anneyle yaşanan iç iç geçme ile yetişkin dönemde partnerle yaşanılan iç içe geçmenin benzerliğinin altını çizmiştir. Polster ve Polster (1974; akt: Daş, 2014) iç içe geçmenin yalnızca aşık olunan kişi ile değil sevgi ilişkisinde de ortaya çıkabileceğini ve kişiye aitlik ile güvende olma duygusunu yaşattığını belirtmişlerdir.
İç içe geçmenin sağlıksız olduğu ilişkiler ise bireyselliğe, farklılıklara ve bu sayede ilişkinin zenginleşmesine izin vermeyen ilişkilerdir. Bu ilişkilerin sıkıcı ve monoton olması kaçınılmazdır çünkü temas engellenmiştir ve dolayısıyla heyecan ortadan kalkmıştır. Sonuç olarak; ilişkideki daha güçlü olan taraf ilişkiyi sonlandırır. İç içe geçme ihtiyacı olan kişiler, kendilerine güçlü partnerler seçerler ve kendilerini onların hayatının içine bırakırlar. Bu tür ilişkilerde yıldız olan partnerdir, iç içe geçen kişi ise onun yörüngesinde bir uydu olur. Güçlü partner ebeveynsel bir figürdür ve tanıdık olanı seçmek kişi için rahatlatıcıdır fakat şemalar tam da buradan beslenir. Terapinin bir başka amacı ise danışanın iç içe geçme ihtiyacını besleyen partner ve arkadaş seçimlerini fark etmesini sağlamak ve farklılaşmasına, kendini ifade etmesine ve temas içerisinde olmasına katkı sağlamaktır. Terapi süreci içerisinde birey kendi duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını fark edebilen ve onlara sahip çıkabilen ve tüm farklılıklarıyla birlikte sevilebileceğine, beğenilebileceğine, kabul edilebileceğine ve var olabileceğine inanan, kendine ve başkalarına farklılıklarından dolayı saygı duyabilen, kendi kendini destekleyebilen, özgür bir birey haline gelmektedir.
Psk. Eda YILMAZ
Klinik Psikolog Adayı
Yararlanılan Kaynaklar:
Daş, C. (2014). Bütünleşmek ve Büyümek Geştalt Terapi Yaklaşımı (5.Baskı). Ankara: HYB.
Young, J.E., Klosko, J.S. & Weishaar, M.E. (2013). Şema Terapi (2. Baskı), (T.V. Soylu, Çev.) İstanbul: Litera.