Psikoloji Soru Bankası

Psikoloji Akademi Soru Bankası

Hazırlayan: Mustafa Said Mert
Soru: 1 / 1000 Doğru: 0

31 Mayıs 2026 Pazar

Haftalık Psikoloji Bülteni

ÖZ-ŞEFKAT RUH SAĞLIĞININ ORTAK KORUYUCUSU OLABİLİR
Uluslararası meta-analiz (çok sayıda ülke ve araştırma). Yüzlerce çalışmanın sonuçları bir araya getirildi.Öz-şefkat düzeyi arttıkça psikolojik belirtiler azalıyor.Depresyon, kaygı ve stresle anlamlı düzeyde ilişkili bulundu.Araştırmacılar öz-şefkati "Tanılar üstü koruyucu faktör" olarak değerlendiriyor.Kişinin kendisine yaklaşım biçimi, ruh sağlığında düşündüğümüzden daha önemli olabilir.
Kaynak: Mindfulness (11 Mayıs 2026)
Springer

DİJİTAL RUH SAĞLIĞI PROGRAMLARI ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNDE ETKİLİ BULUNDU
ABD – 26 üniversitede yapılan araştırma, 6.205 öğrenci üzerinde yürütülen büyük ölçekli çalışma. Kaygı ve depresyon belirtilerinde azalma görüldü. Ruhsal bozuklukların yaygınlığında uzun vadeli düşüş raporlandı, erken müdahale yaklaşımının etkili olduğu belirtildi.Dijital psikolojik destek sistemleri, geleneksel hizmetlere tamamlayıcı olabilir.
Kaynak: Nature Human Behaviour (18 Mayıs 2026) 
GlobeNewswire

TRAVMATİK HAFIZALARIN NASIL İŞLENDİĞİ DAHA İYİ ANLAŞILIYOR
Türkiye merkezli akademik araştırmada travmatik hafızalar ve duygu düzenleme stratejileri incelendi.Travmatik olayların nasıl hatırlandığı, belirtilerin şiddetini etkiliyor. Duygu düzenleme becerileri travma sonrası uyumda önemli rol oynuyor. Kaçınma davranışları psikolojik yükü artırabiliyor. Travmanın etkisini sadece olayın kendisi değil zihnin onu işleme biçimi belirliyor.
Kaynak: Current Psychology (19 Mayıs 2026) 
Springer

ÇOCUKLUK TRAVMASI VE DEPRESYON ARASINDA YENİ NÖROBİYOLOJİK BAĞLANTI
Çin'de yapılan araştırmada MEG (Manyetoensefalografi) kullanılarak beyin aktivitesi ölçüldü. Çocukluk travması geçmişi olan depresyon hastalarında farklı beyin dalga örüntüleri bulundu. Duygusal bilgi işleme süreçleri değişiklik gösterdi. Travmanın uzun vadeli etkilerinin beyinde iz bırakabildiği görüldü. Erken yaşam deneyimleri yetişkinlikteki ruh sağlığını şekillendirmeye devam ediyor.
Kaynak: Translational Psychiatry (26 Mayıs 2026)
Nature

SOSYAL ETKİLEŞİMİN BEYİN BİLİMİ YÜKSELİŞTE Lund University (İsveç) yapılan araştırmada Gerçek zamanlı sosyal etkileşim sırasında iki kişinin beyin aktivitesinin eş zamanlı incelendi. İnsanlar iletişim kurarken beyinleri senkronize olabiliyor. İş birliği ve empati süreçleri ortak sinirsel örüntüler oluşturabiliyor. Yeni "Hyperscanning" teknolojileri sosyal psikolojiyi dönüştürüyor. İnsan zihni tek başına değil diğer insanlarla etkileşim içinde anlaşılmaya başlanıyor.
Kaynak: Lund University Workshop Summary (Mayıs 2026) 
ai.lu.se

PTSD TEDAVİSİNDE KİŞİYE ÖZEL BEYİN HEDEFLEME DÖNEMİ
ABD'de yapılan araştırmada PTSD hastalarında kişiselleştirilmiş fMRI rehberli TMS uygulamaları üzerinde duruldu. Beynin tehdit algısı ağları hedeflenebiliyor. Kişiye özel nöromodülasyon yaklaşımları umut veriyor. PTSD tedavisinde bireyselleştirme eğilimi güçleniyor. Psikolojik tedaviler giderek daha fazla nörobilim temelli hale geliyor.
Kaynak: American Journal of Psychiatry – APA Journals (Mayıs 2026)
Psikiyatri Derneği

BORDERLINE KİŞİLİK BOZUKLUĞUNDA TRAVMANIN ETKİSİ DOĞRULANDI
Almanya & İtalya akademilerinin işbirliği ile gerçekleştirilen araştırmada dinamik beyin bağlantıları incelendi. Travma öyküsü arttıkça beyin ağlarındaki düzensizlik artıyor ve uygu düzenleme güçlükleri ile bağlantı bulunuyor.
Belirti şiddeti ve bağlantı değişimleri ilişkili çıkıyor. Travma ve beyin ağları arasındaki ilişki giderek daha netleşiyor.
Kaynak: European Archives of Psychiatry and Clinical Neuroscience (8 Mayıs 2026) 
Springer

KIRSAL BÖLGELERDE GENÇLERDE STRES ARTIYOR
Hindistan – AIIMS bağlantılı araştırma çalışmasında kırsal bölgelerdeki ergenlerin ruh sağlığı incelendi. Her 6 gençten 1'i son aylarda ciddi stres yaşadığını bildirdi. Akademik baskı, ekonomik sorunlar ve aile içi çatışmalar öne çıktı.
Kaygı ve depresyon belirtilerinde artış görüldü. Ruh sağlığı sorunları yalnızca büyük şehirlerin değil kırsal bölgelerin de önemli gündemi haline geliyor.
Kaynak: AIIMS bağlantılı araştırma raporu (Mayıs 2026) 
The Times of India

Bu hafta öne çıkan araştırma alanları:
Öz-şefkat psikolojisi
Travma ve hafıza
Dijital ruh sağlığı uygulamaları
Sosyal etkileşim nörobilimi
PTSD tedavilerinde kişiselleştirme
Gençlerin ruh sağlığı
Beyin ağları ve duygu düzenleme

Ruh sağlığı yalnızca bireyin iç dünyasıyla değil sosyal ilişkiler, travmatik deneyimler, öz-şefkat ve beyin ağlarının birlikte çalışmasıyla şekilleniyor. Mustafa Said Mert tarafından hazırlanmıştır.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Haftalık Psikoloji Bülteni

11–17 Mayıs 2026

1.TRAVMA SONRASI SALDIRGANLIĞIN BEYİN DEVRESİ BULUNDU
ABD – Neuropsychopharmacology araştırma grubu tarafından travmatik stres sonrası beyin bağlantıları incelendi. Travma sonrası saldırganlık, orbitofrontal korteks → amigdala hattıyla ilişkili bulundu. Beyin “tehdit modu”na geçince agresif davranış artabiliyor. Stres, sadece kaygıyı değil davranış kontrolünü de bozuyor. Travma sonrası öfke patlamalarının biyolojik altyapısı daha net anlaşılmaya başladı.
Kaynak:
Neuropsychopharmacology (6 Mayıs 2026) 
Nature

2. BORDERLINE KİŞİLİK BOZUKLUĞUNDA BEYİN AĞLARI FARKLI ÇALIŞIYOR
Almanya & İtalya ortak çalışması. fMRI ile dinamik beyin bağlantıları incelendi.Duygu düzenleme bölgeleri sürekli değişken aktivite gösteriyor.Travma geçmişi arttıkça bağlantı düzensizliği artıyor.Semptom şiddeti ile beyin ağı değişimleri ilişkili bulundu. Borderline kişilik bozukluğu artık yalnızca davranışsal değil, “ağ temelli” bir bozukluk olarak değerlendiriliyor.
Kaynak:
European Archives of Psychiatry and Clinical Neuroscience (8 Mayıs 2026) 
Springer Nature Link

3. PTSD’DE DUYGUSAL UYUŞMA İLK KEZ ELEKTRİKSEL OLARAK ÖLÇÜLDÜ
ABD – askerler üzerinde nörobilim araştırması.MEG (manyetoensefalografi) ile beyin aktivitesi incelendi.PTSD’li bireylerde duygusal uyaranlara beyin tepkisi daha düşük.Kalp ritmi düzenlenmesi daha yavaş çalışıyor. “Duygusal uyuşma” biyolojik olarak gözlemlendi. Travma sonrası hissizlik duygusu psikolojik değil, nörofizyolojik olabilir.
Kaynak:
Brain Research (15 Mayıs 2026) 
ScienceDirect

4. ÇOCUKLUK TRAVMASI BEYİN AĞLARINI DEĞİŞTİRİYOR
Çin & ABD ortak araştırması. Ergen depresyonu yaşayan bireylerde beyin bağlantıları incelendi.Çocukluk travması → beynin bağlantı düzenini bozuyor. Özellikle hafıza ve duygu bölgelerinde düzensizlik görüldü. Tedavi sonrası bazı bağlantılar normale dönebiliyor.Travma beynin fiziksel organizasyonunu etkileyebiliyor.
Kaynak:
Communications Medicine – Nature (24 Nisan 2026) 
Nature

5. DEPRESYON TEDAVİSİNDE “MUTLULUK ODAKLI TERAPİ” YÜKSELİYOR
ABD – klinik depresyon araştırmaları. “Positive Affect Treatment (PAT)” modeli incelendi. Tedavi sadece kötü duyguları azaltmaya değil, olumlu duyguları artırmaya odaklanıyor. Özellikle “haz alamama” belirtilerinde etkili bulundu. Beynin ödül sistemi yeniden aktive edilebiliyor. Yeni yaklaşım: depresyonda sadece acıyı azaltmak değil, mutluluğu yeniden öğretmek.
Kaynak:
The Washington Post (6 Mayıs 2026) 
The Washington Post

6. TRAVMATİK ANILAR DEPRESYONU DOĞRUDAN ETKİLEYEBİLİR
Birleşik Krallık & Ukrayna veri analizi. 3.000’den fazla kişi üzerinde travmatik hafıza etkileri incelendi. Travmatik anılar → depresyon ve kaygıyla doğrudan ilişkili. PTSD belirtileri olmasa bile etki devam ediyor. Hafıza sistemi ruh sağlığında kritik rol oynuyor. Travma sadece “geçmiş bir olay” değil; zihinde aktif kalan bir süreç olabilir.
Kaynak:
International Journal of Clinical and Health Psychology (2026) 
ScienceDirect

7. ESTROJEN VE TRAVMA ARASINDA YENİ BAĞLANTI
University of Pennsylvania (ABD). Travma sonrası hafıza süreçleri incelendi. Beyindeki östrojen düzeyi travma etkisini değiştirebiliyor. Bazı dönemlerde travmatik hafıza daha güçlü oluşabiliyor. PTSD riskinde hormonal süreçler etkili olabilir. Travma herkesi aynı şekilde etkilemeyebilir; biyolojik farklılıklar önemli.
Kaynak:
Neuron / Live Science (Mayıs 2026) 
Live Science

8. PSİKEDELİK TEDAVİLER PTSD İÇİN UMUT VERİYOR
ABD – psikiyatri ve nörobilim çalışmaları. MDMA ve psilosibin destekli terapiler incelendi. Beyindeki korku devreleri zayıflayabiliyor. Nöron bağlantıları yeniden güçlenebiliyor. Bazı hastalarda PTSD belirtileri ciddi oranda azaldı. Psikedelik destekli terapiler psikiyatride yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Kaynak:
Live Science (2026) 
Live Science

HAFTANIN BİLİMSEL TRENDLERİ
Bu hafta öne çıkan araştırma alanları:
Travma nörobiyolojisi
Beyin bağlantı ağları
PTSD ve duygu düzenleme
Pozitif duygu terapileri
Travmatik hafıza mekanizmaları
Nöropsikiyatride biyolojik modeller

Bu haftanın bilimsel mesajı:
Psikolojik travmalar sadece zihinsel değil
ölçülebilir biyolojik değişimler oluşturuyor.
Mustafa Said Mert tarafından hazırlanmıştır.

3 Mayıs 2026 Pazar

Haftalık Psikoloji Bülteni

Haftalık Psikoloji Bülteni
27 Nisan –03 Mayıs 2026

Depresyonun Biyolojik Kökeni Netleşiyor
McGill University & Douglas Institute (Kanada)

Beyin dokusu üzerinde genetik ve hücresel analizler.
Depresyonda iki farklı beyin hücresi türü farklı çalışıyor. Nöronlar + bağışıklık hücreleri (mikroglia) birlikte etkileniyor. Depresyon artık sadece psikolojik değil, hücresel bir bozukluk.
Bu bulgu, “kişisel zayıflık” algısını çökertiyor → depresyon biyolojik temelli.

Kaynak:
Nature Genetics / ScienceDaily (2026) 
ScienceDaily

Korku ve Travma Sandığımızdan Farklı
University of Arizona (ABD)

Beyindeki “astrocyte” hücreleri incelendi.
Daha önce “destek hücresi” sanılan astrocyteler, korku hafızasını aktif olarak yönetiyor. Bu hücreler korkuyu güçlendirebilir veya zayıflatabilir.Anksiyete ve PTSD tedavisinde yepyeni hedef: nöronlar değil, destek hücreleri.

Kaynak:
ScienceDaily (2026) 
ScienceDaily

Travma Herkesi Aynı Şekilde Etkilemiyor
University of Pennsylvania & UC Irvine (ABD)

Stres anında beyindeki hormon (östrojen) etkisi incelendi. Travma sonrası kalıcı etki → olaydan çok beynin o anki durumu ile ilgili
Yüksek östrojen → daha güçlü (ve riskli) hafıza oluşumu.
PTSD riskinde biyolojik farklılıklar kritik.
“Travma herkesi eşit etkilemez” → nedeni psikolojik değil, nörobiyolojik.

Kaynak:
Neuron / Penn Medicine (2026) 
Penn Medicine

Beyin Geleceği Düşündüğünde Ödül Sistemi Aktif Oluyor.
Ruhr University Bochum (Almanya) & Sorbonne University (Fransa)

“Mental time travel” (geleceği zihinde canlandırma) modeli.
Geleceği düşünmek → dopamin sistemini aktive ediyor. Bu durum plan yapmayı ödüllendirilen bir davranışa dönüştürüyor. Ancak negatif senaryolar → kaygıyı artırabiliyor. Motivasyonun kaynağı: geleceği hayal etmek (ama doğru şekilde).

Kaynak:
Psychological Review (2026) 
Neuroscience News

Beyin Kararları Nasıl Veriyor?
ABD – bilişsel sinirbilim çalışmaları

Beyin karar verirken; seçenekler için “kanıt topluyor”.  Eşik aşılınca karar oluşuyor. Hızlı karar = daha az veri → daha fazla hata.
“İçgüdüsel karar” aslında çok hızlı çalışan bir hesaplama süreci.

Kaynak:
Scientific American (2026) 
Scientific 

Zihinsel Hastalıklar Fiziksel Hastalık RİSKİNİ Arttırıyor 
University of Colorado Boulder + Danimarka veri seti

Büyük ölçekli sağlık kayıtları analizi. Ruhsal hastalık → fiziksel hastalık riski %37 artıyor
Depresyon → kalp hastalığı riski 1.5 kat. Bazı durumlarda risk çok daha yüksek. “Zihin–beden ayrı değildir” → artık bilimsel olarak net.

Kaynak:
University of Colorado (2026) 
University of Colorado Boulder

Beyin Gelişimini Canlı Olarak Takip Etmek Artık Mümkün
North Carolina State University (ABD)

Beyin organoidleri (mini beyin modelleri) üzerinde sensör teknolojisi. İnsan beyin gelişimi laboratuvarda izlenebiliyor.Elektriksel aktivite gerçek zamanlı ölçülebiliyor. Artık nörogelişimsel hastalıklar daha iyi anlaşılacak. Psikolojinin geleceği; laboratuvarda “mini beyin” çalışmaları.

Kaynak:
Neuroscience News (2026)
Neuroscience News

Orta Yaş Krizi Gerçek ve Artıyor
American Psychological Science (ABD)

30 yıl öncesi ile günümüz orta yaş bireylerinin karşılaştırılması yapıldı.
Yalnızlık ↑
Depresyon ↑
Hafıza problemleri ↑
Modern yaşam → özellikle orta yaşta psikolojik yükü artırıyor.

Kaynak:
APS / Psychological Science (2026) 
psychologicalscience.org

Haftanın Bilimsel Trendleri
Nörobiyolojik psikoloji (beyin hücreleri & depresyon), travma ve biyolojik hassasiyet, karar verme mekanizmaları, zihin–beden bağlantısı, gelecek odaklı düşünme ve motivasyon.

Genel Sonuç
Bu haftanın en güçlü bilimsel mesajı: Psikoloji artık sadece “zihin” değil
beyin hücreleri, biyoloji ve sistemler bilimidir.

Mustafa Said Mert tarafından hazırlanmıştır.

11 Nisan 2019 Perşembe

İslam ve psikoloji meselesinde 8 yaklaşım

Zihnimin bir tarafı İslam ve ruh sağlığı alanı için çalışıyor. Bu alan için hem benim hem de bu alanda çalışacak kişiler için bir yol haritası oluşturmaya çalışıyorum. Şimdi size zihnimde toparladığım bu sekiz yaklaşımı anlatayım. 
1- Modern psikoloji önemli ama eksik: Modern psikolojinin 150 yıllık birikimi azımsanmayacak düzeyde. Bu alanda teorik çalışan on binlerce, pratik çalışan yüz binlerce insan gücü var. Mesleki örgütlenmeleri, dergileri, büyük bir kütüphanenin raflarını tek başına dolduracak kadar kitap çıktıları var. Bunlar belirli bir güce ulaşıldığının göstergeleri. Öbür taraftan modern psikolojinin sorunları var. İddia ettiği kadar bütüncül bir paradigmaya ulaşamadı, herkesi ikna edecek bir güce ulaşamadığı için fizik bilimlerine göre çok daha fazla parçalı hatta zaman zaman kaotik bir içeriği var. 
2- İlm-i nefs geleneği önemli ama bugüne yetmez: İlm-i nefs geleneğinin ürettiği bilgiyi önemsemeliyiz ama içeriği bugün için yetmez. İlm-i nefsin modern psikolojiye göre iki güçlü tarafı var. Birincisi Allah’la kurulan yaratılış bağı ile bütüncül bir insan ve evren anlayışına sahip olması. İkincisi ise insan hayatını anlamlı hale getirmesi. Ama iki zayıf yönü var. Birinci zayıflığı ilm-i nefs bilgi alanının tarihsel olup güncel olmaması. İkincisi ise teorik pratik dengesinde aşırı teorik olması. En azından bu alanda üretilenler bugünün dünyasındaki ihtiyaç ve sorun alanlarına cevap verir pratiklikte değil.
3- Metoda dayalı bilgi üretimi esastır: Bilgi üretiminin usul/metoda dayalı olması esastır. Modern psikolojinin en güçlü taraflarından biri bilimsel bir araştırma metodolojisi kurabilmiş olmasıdır. İçinde gözlem, deney, matematiğin kullanıldığı istatistik içeren bir metodoloji güçlüdür. İslam dünyasındaki ilim geleneğinin de metoda dayalı olduğunu hatırlamakta fayda var. 
4- Eleştirisellik yetmez inşa önemli: Eleştirmek fonksiyonel bir durum ama arkasından inşa gelmediğinde laftan öteye geçmiyor. Sadece modern psikolojiyi eleştiren ama neyin nasıl olması gerektiği ile ilgili bir şeyler söylemeyen yaklaşımların gideceği bir yer yok. Sadece eleştirisel bir söylem kurmak psikolojik tatminden ibaret kalabilir. 
5- Tarihçiliğe karşı güncellik: İlm-i nefs bilgi alanı büyük oranda tarihsel yani güncel değil. Bu ilim geleneği birkaç yüzyıldır kesintiye uğramış durumda. Dolayısıyla da günümüzde temsiliyeti oldukça zayıf.  İlm-i nefs psikoloji alanında bir şeyler söyleyen insanlar silsilesi ve birikimi ise, bugün bu geleneğe bağlı kişiler ne söyleyebilir? Farabi, Razi, İbn-i Sina, Gazali ile Eflatun ve Aristo birbirleriyle etkileşmişse, bugünün filozof ve ilim/bilim insanları ile etkileşerek ilm-i nefsi kurmak gerekiyor. Bugün nörobilimi, kuantum fiziği ile nöron etkileşimlerinin açıklanmasını, yapay zekâ tartışmalarını, zihin felsefesi birikimini muhatap alarak bir ilm-i nefs inşası gerekiyor. 
6- Uygulamalı ve pratik olanın teorik olandan bir adım önde olması: Modern psikolojiyi güçlü kılan taraflardan biri sadece teorik alanda kalmayıp endüstriden gündelik hayatın işleyişine kadar farklı alanlarda pratiği etkileyecek bir içeriğe sahip olmasıdır. Üretilecek bilgi pratik dünyanın içinden çıkan doğal sorulara yönelik olursa etkinlik artabilir. 
7- Esas olan bilgi ve ürün üretimi: Bizi ancak üretim kurtarır. Psikoloji alanında on binlerce insanımızın sürekli ürün çıkaran bir üretim sürecinde olması ortaya bir şey çıkarmayı mümkün kılar. Projelenmemiş, ürüne dönmemiş, çıktıya dönmemiş soyut anlık muhabbete benzeyen çabalar bizi bir yere götürmez.  
8- Psikoloji ve ilm-i nefsin birikimi insan niteliğimizi arttırmada kullanılabilir: Modern psikoloji ve ilm-i nefs geleneğinden oluşturulacak eğitim içeriğinin atölye çalışmaları şeklinde eğitime dönüştürülmesi insanımızın niteliğini arttırabilir. 

Bipolar bozukluk en çok ergenlikte başlıyor

Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sermin Kesebir, iki uçlu duygu durum bozukluğu olarak da anılan bipolar bozukluğun duygu durum alanına ait bir bozukluk olduğunu belirterek duyguların düzenlenemediğini, duyguların şiddetini ve hızını kontrol edememek olarak tanımlanabileceğini söyledi.
MANİK DÖNEMDE COŞKU, DEPRESİF DÖNEMDE ÜZÜNTÜ VAR
Hastalığın manik döneminde coşku ya da sinirlilik, hareketlilikte ve düşüncelerde hızlanma, amaca yönelik aktivitede artış, uyku ihtiyacında azalma gibi belirtilerin görüldüğünü ifade eden Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Depresyon dönemi ise bunun tam tersi diğer ucudur. Çökkün duygu durumu, üzüntü, karamsarlık, daha önce keyifle yapılan şeylerden artık zevk almama, isteksizlik, uyku ve iştahta değişiklik, cinsel istekte değişiklik, dikkat ve bilişsel alanda değişiklikler olarak sıralanabilir. Karma dönemde ise mani ucuna ve depresif uca ait belirtiler bir arada görülür” dedi.
20’Lİ YAŞLARDA TANILANABİLİYOR
Bipolar bozukluğun sıklıkla ergenlikte başladığını ifade eden Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Bipolar bozukluk eğer depresif dönemle başlıyorsa maniyi görene kadar onun bipolar bozukluk olduğunu bilmiyorsunuz. Dolayısıyla hastalığın tanınması 20’li yaşlara kadar kayabiliyor. Ülkemiz genelinde yapılan çalışmalarda başlangıç yaşı genel olarak 25-26 yaş civarında” dedi.
BÜTÜNCÜL YAKLAŞIM ÖNEMLİ
Bipolar bozukluğun biyolojik, psikolojik ve sosyal anlamda bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Biyolojik çünkü beyin ve beden hücresel düzeyde bir kimyasal, iki elektrofizyolojik ve uzun vadede yapısal olarak ekleniyor. Psikolojik duygu durumu düzenlemede bir güçlük var, dürtü kontrolünde bir bozukluk var. Sosyal; çünkü kişiler arası ilişkiler etkileniyor, işlevselliğiniz bozuluyor. Dolayısıyla bu bütünü gözetmeden bir tedaviden söz etmek çok da mümkün değil” dedi.
Bipolar bozukluk tanılı bir bireyin hayatında iki dönem olduğunu belirten Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Bir hastalık dönemleri var, bir de iyilik dönemleri var. Dolayısıyla tedaviyi de hastalık dönemlerinin tedavisi ve koruyucu tedavi olarak iki ayıralım. Hastalık dönemlerinin tedavisinde bir idame sürdürüm tedavisinden bahsetmek gerekir. Bu da belirtileri ortadan kaldırdıktan sonra bir uyum süreci, kararlı hale gelme sürecidir” dedi.
STRES KRİZLERİ ETKİLEYEBİLİYOR
Stresörlerin bipolar bozukluğun epizotlarını başlatmakta önemli bir faktör olduğunu belirten Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Epizotların sayısı arttıkça hastalığın daha ilerleyen yıllarında bu stresörün epizot ortaya çıkarıcı etkisi azalıyor” dedi.
İLK DÖNEMDE YARATICILIĞI ETKİLEYEBİLİYOR
Bipolar bozukluğun bazı kişilerin yaratıcılık özelliğini ilk dönemde etkileyebileceğini belirten Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Bir duygu durumunun şiddeti, mani ya da depresyon olsun eğer o duygunun şiddeti fazlaysa, ortaya çıkışı hızlıysa birtakım yaratıcı süreçleri uyaracağını düşünebiliriz. Sanatçı hastalığı denmesinin nedeni bu anlamda duyguların çok yoğun ve şiddetli yaşanması ve çok ani değişimlerle yaşanmasıdır. Bipolar bozuklukta yaratıcılık efektif mi, ürüne yansıyor mu? Hastalığın ilk dönemlerinde evet diyebiliriz, pek çok yazar ressam eserlerini özellikle bipolar bozukluğun depresif dönemlerinde üretmişler ama hastalık ilerledikçe bu yaratıcılıktaki efektfite azalıyor. Artık bu yaratıcılık üretken bir yaratıcılık olmaktan çıkıyor ama başarılı tedavi edilen olgularda bu durum sürebiliyor” dedi.
MEVSİMSEL DEĞİŞİKLİKLER GİDİŞ BELİRLEYİCİ OLABİLİR
Mevsimsel değişikliklerin bipolar bozuklukta önemli bir gidiş belirleyici olabildiğini belirten Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Bir grup hastalar mevsimsel özellik gösterir. Bu grup bipolar hastalarının içerisinde %10 ile 30 oranında bildiriliyor. Ama bipolar bozukluğun tamamında mevsimsel gidişi görmüyoruz” dedi.
FARMAKOTERAPİ VE PSİKOTERAPİ YÖNTEMLERİ UYGULANIYOR
Bipolar bozukluğu tedavisinde çeşitli yöntemlerin başarıyla uygulandığını belirten Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Farmakoterapi ve psikoterapi uygulamaları tedavilerin vazgeçilmezidir. Psikoterapi seçenekleri arasında bilişsel davranışçı terapi, kişiler arası ilişki terapisi, sosyal ritim terapileri bipolar bozuklukta kullanılan en gereli terapiler arasında yer almaktadır. Son yıllarda kullanımı giderek yaygınlaşan Transkraniyal Manyetik Uyarım tedavisinden bahsedilebilir. Bipolar depresyonda da etkili olduğuna dair yayınlar her gün artmaktadır. EKT de hem manik dönemin hem bipolar depresyon tedavisinin en güçlü ve en hızlı etki başlangıcına sahip tedavi seçeneği sunmaktadır” dedi.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Tarihte yapılan en korkunç psikolojik deneyler!

Canavar Deneyi
1939'da Wendell Johnson ve Mary Tudor, kekelemenin öğrenilen bir davranış olup olmadığını görmek için bir deney yapmaya karar verdiler. Deney objeleri ise yetimhaneden alınan 22 çocuktu. Bu 22 çocuktan 10 tanesinde kekeleme sorunu vardı, kalan 12 tanesinin konuşmasında hiçbir sorun yoktu.
Kekeleme sorunu çözülecek mi diye denemek için bu çocuklara konuşmalarının düzgün olduğu söylendi. Ancak bu yaklaşım işe yaramadı. Konuşması düzgün olan 12 çocuk ise iki gruba ayrıldı. Bir gruba konuşmalarında bir sorun olmadığı, diğer gruba ise konuşmaları normal olmalarına rağmen kekeledikleri söylendi.
Sonuç Johnson'ın beklediği gibi olmadı ve konuşması düzgün olan çocuklar kekelemeye başlamadılar. Ancak bu çocukların ileri düzey anksiyete atakları geçirdiği gözlemlendi. Doktorları 'canavar' olarak olarak gören bir çocuk "Onun yüzünü hatırlıyorum, ne kadar nazik olduğunu ve anneme ne kadar benzediğini... Ama benim hayatımı mahvetmek için oradaydı" demiş.

Stanford Hapishanesi Deneyi
Hapishanelerdeki acımasızlığın, hapishane ortamından dolayı mı yoksa suçluların karakterlerinden dolayı mı ortaya çıktığını görebilmek için Profesör Philip Zimbardo 1971 yılında bir hapishane yarattı. 24 öğrenci, suçlu ve gardiyan olmak üzere iki gruba ayrıldı. Suçlu rolündeki öğrencilere mahkum kıyafetleri giydirildi. Gardiyanlara ise üniformalar, düdükler, tahta coplar verildi ve suçluları kontrol etmek için neyi gerekli görürlerse yapmaları söylendi.
Saatler içerisinde, hem gardiyanlar hem suçlular agresif tavırlar sergilemeye başladılar. Gardiyanlar suçluları cezalandırmaya ve hücrelerini basmaya başladılar. Deneyin ikinci gününde suçlular isyan edince, gardiyanlar takviye birlik çağırdılar, suçluları anadan üryan soydular, hücrelerinden yataklarını aldılar ve suçluların üzerine yangın söndürücü sıktılar. Deneyde, suçluların daha itaatkar, gardiyanların ise daha saldırgan olduğu görüldü. Katılımcıların başına gelebilecek fiziksel ve zihinsel bir zararın önüne geçmek için deney 5.gününde durduruldu.

Ucla Şizofren Deneyi
1983 yılında UCLA, şizofreni tanısı almış hastaların durumunu gözlemlemek için bir deney yaptı. İlaçlarının kullanım sıklığı azaltıldığında, hastalıklarının durumunun ne kadar kötüye gittiğini görebilmek için yapılan bu deneyin objeleri şizofreni hastası insanlardı.
Deneklerden biri olan Antonia Lamadrid'in de kullandığı ilaçların dozları düşürüldü. Hastalığı oldukça kötüye giden Antonia intihar etmekten bahsetmeye başlamıştı ve 1991 yılın Ucla binasından atlayarak canına kıydı. Antonia'nın ölümü, denek olarak kullanılan bu hastaların deney hakkında bilinçli olup olmadıkları ve resmi olarak deneyi kabul edip etmedikleriyle ilgili soru işaretlerini doğurdu. Ancak mahkeme, Ucla'nın Antonia'nın ölümünden sorumlu olmadığını söyledi.


Albert Deneyi
Davranış bilimcisi John B.Watson, 1910'lu yıllarda, duygusal reaksiyonların insanlara koşullanıp koşullanamayacağını görebilmek için 9 aylık bebek Albert üzerinde bir deney yaptı. Tavşan, maymun, korkunç maskeler ve yanan gazeteler gibi birçok uyarıcıya maruz bırakılan Albert, bunların hiçbirinden korkmadı. Daha sonradan sıçan ve metal üzerine vurularak çıkarılan çekiç sesine maruz bırakılan Albert ağlamaya başlamış. Sıçan görüntüsünden sonra çekiç sesi gelecek korkusuyla sıçanı görür görmez ağlamaya başlıyormuş.
Aynı deney uygulanmaya devam ettikçe Albert'ın, sıçana benzeyen her şeyden korktuğu görülmüş. Beyaz ve tüylü olan her şey onun ağlamasına sebep oluyormuş, hatta Noel Baba'nın sakalı bile! Watson, deneyden sonra zavallı Albert'ı eski haline getirmek için hiçbir şey yapmamış. Çocuğunun deneye katılmasına izin verdiği için Albert'ın annesine 1 dolar verilmiş. Albert da 6 yaşındayken vefat etmiş.

Elizabeth Loftus Deneyi 
Psikoloji profesörü Elizabeth Loftus, insan hafızasına yaşanmamış anıların sokulup sokulamayacağını görmek için bir deney yaptı. Deneye katılanlar çocukluk hatıralarıyla alakalı bir deneye katıldıklarını zannediyorlardı. Hem katılımcılardan hem de deneklerin akrabalarından anılar anlatmaları istendi. 3 gerçek anı ve güya akrabaların anlattığı 1 yaşanmamış anıdan oluşan kitapçık deneklere sunuldu ve deneklerden bu anıları ne kadar hatırladıkları soruldu.
Birçok deneğin, aslında hiç yaşanmamış anıları yaşananlara kıyasla daha "iyi" hatırladıkları görüldü. Loftus'un bu deneyi, hiç yaşanmamış şeylerin anılarının, beyin tarafından gerçek olarak algılanabileceğini kanıtlamış oldu.


Seyirci Kalma Etkisi
"Seyirci kalma etkisi", psikolog Bibb Latane ve John Darley tarafından Kitty Genovese cinayetinin ardından keşfedildi. Sokak ortasında 38 komşusunun gözleri önünde bıçaklanan Kitty'nin yardımına kimsenin koşmaması bu terimi ortaya çıkardı.
Latane ve Darley'nin yürüttüğü bu deneyde bir aktör epilepsi krizi geçiyor rolü yapmış ve insanların davranışları gözlemlenmiş. Eğer insanlar yalnızsa %85 oranında kriz geçiren adamın yardımına koşmuş ama olaya tanık olan insanların sayısı arttığında yardım edenlerin yüzdesi 31'e kadar düşmüş. Yani, yardıma ihtiyaç duyulan bir durumda, çevrede olaya tanıklık eden kişi sayısı ne kadar fazla ise, müdahale eden kişi sayısının o oranda düştüğü gözlemlenmiş. Bunun sebebi ise "başka biri yardım etsin" düşüncesi.

Jane Elliot Irkçılık Deneyi
Irkçılık hakkında deney yapan Jane Elliot, öğrencileri göz renklerine göre ayırdı ve kahverengi gözlerin mavi gözlerden "daha iyi" olduğunu söyledi. Kendi aralarında 2 gruba ayrılan öğrenciler, mavi gözlü öğrencilerin özelliklerini yazmaya başladılar ve zorbalık yapmaya başladılar. Bu özelliklerin içinde "sakar, beceriksiz, salak" gibi şeyler yazılıydı.
Normalde öz güven eksikliği yaşamayan mavi gözlü öğrenciler hatalar yapmaya başladılar. Kahverengi öğrencilerin ise öz güvenlerinin arttığı gözlemlendi. Bir sonraki gün ise Jane Elliott rolleri değiştirdi, bu sefer "daha iyi" olan grup mavi gözlü öğrencilerdi. Bu şekilde öğrenciler birbirlerine zorbalık yapmamayı ve üstün bir grubun olmadığı fikri verilmeye çalışıldı.


MK Ultra Projesi
1953 yılında yapılan MK Ultra Projesi, biyolojik ve kimyasal materyallerin insan davranışları üzerindeki etkisini gözlemlemek için yapılan bir deneydi. Ancak deney amacından şaştı ve illegal haplar yüzlerce Amerikalı üzerinde test edildi.
Araştırmalar, hipnoz etkisi ne kadar uzatılabilir, uykusuzluk nasıl çözülür ve sorgu altındayken yapılan işkenceye karşı koymak için hangi ilaçlar kullanılabilir sorularının cevabını almak için başladı. Denekler ise seks işçileri, mahkumlar ve ölümcül hastalığı olan insanlardı. Verilen bütün ilaçların yanı sıra, deneklere LSD de verildi ve işin kötüsü denekler verilen ilaçların ne olduğunu bilmiyorlardı. Deneyden sonra 2 kişi öldü ve birçok kişi ilaçların yan etkisi altında kaldı.


Robbers Cave Deneyi
1954'te Muzaffer Şerif, ortak bir tehditle karşı karşıya kalınırsa karşıt fikirli iki grup arasındaki düşmanlığın durulacağı düşüncesiyle bir deney yapmaya karar verdi. Deneyde, birbirine benzer 11-12 yaşlarında 22 erkek çocuk yer alıyordu. İki gruba ayrılan öğrencilerin bir müddet boyunca birbirlerinden haberleri olmadı.
Grup içinde bir hiyerarşi oluşturan çocukların, karşı grubu gördüklerinde düşmanca tavırlar sergiledikleri gözlemlendi. İki grubun birlikte yaptıkları aktiviteler, takımlar arasındaki rekabeti ve kini giderek arttırdı. Bu gözlemler sonucunda Şerif bir orman yangını çıkardı ve iki grubun da bu ortak tehdide karşı birlikte çalıştığını gördü. Ancak, Şerif'in orman yangını çıkarıp 22 çocuğun bu yangını söndürmesini beklemesi ve çocuklara bu konuda bilgi verilmemesi birçok eleştiri aldı.


Milgram Deneyi
1960'lı yıllarda yapılan Stanley Miligram’ın deneyinde insanların şahsi görüş, düşünce ve vicdanlarına rağmen otorite karşısında verdikleri tepkiler ve boyun eğip eğmediklerinin gözlemlenmesi amaçlandı. Verilen emirlere insanların ne ölçüde uyacağını merak eden Stanley, katılımcıları önce partnerleriyle tanıştırdı ve onlara "öğretmen" rolü verdi. "Öğrenci" ise bu çalışma için tutulmuş bir aktördü.
Ayrı odalarda duran öğretmenler ve öğrenci sadece sözlü olarak iletişim kurabiliyorlardı. Öğretmen 15 voltdan 450 volta kadar elektrik verebilen bir jeneratörün önünde duruyordu ve öğrencinin verdiği her yanlış cevapta ona elektrik vermesi emredildi. Öğretmen rolündeki her katılımcı, öğrenciye 300 volta kadar elektrik verdi. Katılımcıların 3'te 2'si ise, oldukça tehlikeli olduğu söylense bile 450 volta kadar elektrik verdi.  Bu deneyin sonunda Stanley şöyle bir sonuç çıkardı: Eğer insanlara kendilerinden üstün bir güç tarafından bir emir veriliyorsa, bu emirlere sadık kalıyorlar.




Çikolatanın Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı

 Nörolog Dr. Mehmet Yavuz, çikolatanın insan psikolojisi üzerindeki etkilerini anlatıyor.

Kimi zaman en güzel anlarımıza eşlik eder, kimi zamansa dibi gördüğümüzde yardımımıza yetişir. Mutlulukla da ilgisi vardır, sağlıkla da…Eğer çikolata yemek için bir bahane aramayanlardansınız şanslısınız. Çünkü tadıyla ve kokusuyla harikalar yaratan çikolata, hem mutluluğun adresine dönüşüyor hem de beyne ve hafızaya iyi geliyor.
Depresyondan kaçış noktası; buzdolabı
Modern hayatın yoğun keşmekeşi ve stresi en çok insanın psikolojisini yıpratır. Yorulmuş bir psikoloji ise kendini iyileştirecek çözümler arar. Bu çözümlerin başında ise insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan beslenme gelir. Zaten her depresyon sonrasında kendimizi buzdolabının başında bulmamızın sebebi yiyeceklerin güvenli liman olmasıdır. Bu, her ne kadar çeşitli kilo problemlerini beraberinde getirse de ölçüsü korunduğu takdirde mutluluk hormonlarını harekete geçirebilir. Özellikle de bu yiyecek bir çikolata ise…
Bir parça çikolata, bin parça mutluluk…
Çikolatanın hormonlar üzerinde yarattığı etkiyi ve mutlulukla olan ilişkisini bilmeyen yoktur. Üstelik çikolatanın bu ünü, yapılan bazı araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Yani ortada bir şehir efsanesinden çok, bilimsel veriler var. Bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki; kakaonun içeriğinde yer alan biyoaktif besin bileşenleri ve magnezyum vücutta serotonin adı verilen mutluluk hormonunun artmasını sağlıyor. Bu durum ise kişiye bir parça mutluluk olarak yansıyor.
Beyin, çikolatayı ödül olarak algılıyor
Çikolatanın bilimsel olarak kanıtlanan etkisi hormonların da ötesinde bir anlam taşıyor. Beyne gönderdiği olumlu etkiler sayesinde çikolata, kişinin kendini daha iyi hissetmesini sağlıyor. Beyin vücuda giren çikolatayı bir ödül olarak algılıyor ve endorfin salgılanmasını sağlıyor. Çünkü çikolata beyne doğrudan etki eden tiramin, feniletilamin, teobromin ve kafein gibi bileşikleri içeriyor.Ayrıca çikolatanın phenethylamine (PEA) içermesi sinir sistemini uyarmasını sağlıyor. Sonuç mu? Mutluluk…
Çikolata mutluluktan daha fazlasını veriyor
Çikolata lezzetiyle ve kokusuyla hem mideyi hem de beyni besliyor. Çok güçlü bir antioksidan olan çikolata, kanserle mücadele ediyor, kalp hastalıklarına iyi geliyor. Çikolatanın faydaları ile ilgili yapılan araştırmalar gösteriyor ki, mucize besin çikolata; görsel uzamsal hafızayı ve zekayı, çalışma belleğini, tarama ve izlemeyi, soyut akıl yürütmeyi geliştiriyor. Aynı zamanda çikolatanın ana maddesi olan kakaonun içeriği, kan akışının beyne doğru hızlanmasını sağlıyor. Bu durum beyin fonksiyonlarının gelişimine katkıda bulunuyor.
Her gün 20 gram çikolataya kim hayır diyebilir?
Çok eski dönemlerde Tanrı'nın yiyeceği olarak kabul edilen, birçok tarihi kaynakta şifa niyetine tüketildiği söylenen çikolata hatta bir dönem eczanelerde satılırdı. Ancak her şeyde olduğu gibi çikolata da doğru ölçüyü bulmak ve dozunu kaçırmamak çok önemlidir. Bu noktada en ideal ölçü, günlük 20 gramdır. En sağlıklı olan tercih ise çok daha fazla kakao miktarı içeren bitter çikolatadır

Üniversiteli Gençlere 'Güvenli İlişki' Eğitimi

ALTINBAŞ Üniversitesi Psikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi'nce hayata geçirilen 'İlişki Becerileri Çalışma Grubu, 18-22 yaş arası üniversite öğrencilerine güvenli ilişki eğitimleri veriyor.
Uzmanlar, çiftler arası ilişkiler ve özellikle artan kadına şiddet olaylarının önlenmesi konusunda polisiye ve adli tedbirlerden önce eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarının önemine dikkat çekiyor. Bu bağlamda, Altınbaş Üniversitesi Psikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi 'İlişki Becerileri Çalışma Grubu'nu hayata geçirdi. Çalışma grubunda, uzman bir akademisyen tarafından öğrencilere güvenli ve sağlıklı ilişki eğitimleri verilmeye başlandı.

"EŞİTLİKÇİ İLİŞKİLERİN DESTEKLENMESİNİ AMAÇLIYORUZ"
'Flört ilişkilerinde şiddet nedir, güvenli ilişkiler nasıl kurulur, ilişkide güç dengesi nasıl sağlanır' gibi soruların cevaplandığı grup çalışmasında, ilişkiler ve bireyler arası iletişim süreçlerinin farklı yönleri, çeşitli eğitsel aktivitelerle anlatılıyor. 18-22 yaş arasındaki üniversite öğrencilerine açık ve eğitimlerin ücretsiz olduğu çalışma hakkında bilgi veren Altınbaş Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğr. Üyesi Anıl Özge Üstünel, üniversite çağındaki gençlerin flört ilişkilerinde şiddetin yaygın biçimde görüldüğünü belirtti. Üniversite döneminin gençlerin gelişimleri için çok önemli olduğunu ve bu dönemde kurulan ilişkilerde yaşanan şiddetin ileriki yaşlarda psikolojik ve fiziksel sağlığı olumsuz yönde etkilediğini vurgulayan Üstünel, "İlişki Becerileri Çalışma Grubu ile gençlerin kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamasını, ilişkilerdeki rollerine ilişkin iç görü geliştirmesini şiddeti tanıma ve şiddetle baş etme becerileri edinmesini  hedefliyoruz. Bu sayede, yakın ilişkilerde özellikle gençlere ve kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi ve daha eşitlikçi ilişkilerin desteklenmesini amaçlıyoruz" diye konuştu.
Her çarşamba 15.00-17.00 saatleri arasında Altınbaş Üniversitesi Gayrettepe Yerleşkesi'nde gerçekleştirilen 'İlişki Becerileri Çalışma Grubu'nda eğitimler 15 Mayıs Çarşamba günü sona erecek. - İstanbul

21 Kasım 2018 Çarşamba

Hasta Yakınlarının Ruh Sağlığı ve Alzheimer Hastaları ile İletişim

Alzheimer hastalığı unutkanlık ile kendisini gösteren, ilerleyen ve zamanla iletişim kurma, karar verme gibi diğer bilişsel yeteneklerin de bozulmasına sebep olan bir beyin hastalığıdır. Alzheimer tamamen iyileştirilemese de yavaşlatılabilir. Her unutkanlık elbette Alzheimer demek değildir ancak yaş ilerledikçe ortaya çıkan unutkanlığın irdelenmesi gerekir. Eğer unutkanlığın sebebi Alzheimer ise erken fark edilmesi, hekimlerin müdahaleleri ile yavaşlatılmasına yarar sağlayacaktır.

Hastanız ile iletişim kurarken…

İletişime kendinizi tanıtarak başlayın ve sizi hatırlamasına yardımcı olun. Hastalarınızın yanlış konuşmalarını sürekli düzeltmeden, söylediklerinizi anlaması için ona zaman tanıyarak ve anlamasını kolaylaştırmak için kısa cümleler kurarak iletişim kalitesini arttırabilirsiniz. Bellek kaybından dolayı yaşanmamış olayları yaşanmış gibi anlatabilirler, böyle durumlarda hastanızla tartışmamaya çalışın. Onun düşüncelerini değiştirmeye çalışmak onları da sizi de huzursuz edebilir. Ona inanmış gibi rol yapmak onları daha mutlu edecektir. Zaman kavramını anlamayabilirler, bu nedenle direkt saati söylemek yerine ‘yemekten sonra’ gibi kolay anlayacağı ifadeler kullanabilirsiniz. Konuşurken açıklamanızı destekleyecek somut bir kanıt göstermek hastanın içini rahatlatmada etkili olacaktır. Israrlı olduğu durumlarda dikkatini başka yöne çekmeye çalışabilirsiniz. Hastanız orada yokmuş gibi, onun hakkında konuşmamaya dikkat edin. Birlikte güzel anılarla ilgili sohbet edebilirsiniz. Dinlerken onu anladığınızı, ilgilendiğinizi hissettirmeli ve fiziksel temas yoluyla destek vermelisiniz.

Ne yapacağım?

Hastalığın ilerlemesi ile birlikte sinirlilik, saldırganlık, şüphecilik, sürekli dolaşma, eşya saklama, dolapları karıştırma, uyku düzensizliği gibi davranış problemleri ortaya çıkabilir. Öncelikle bunların hastanızın değil hastalığın özellikleri olduğunun, bu davranışları bilerek yapmadığının farkında olmalısınız. Hastalar endişeli olduklarında, sıkıldıklarında, ihtiyaçlarını dile getiremediklerinde davranış problemlerinde artış görülebilir. Hastanızı gözlemleyerek artışa sebep olacak durumlardan kaçınabilirsiniz. Örneğin televizyon açıkken daha sinirli oluyorsa kapalı tutmaya gayret edebilirsiniz. Ev içerisinde güvenilir ve rahat bir ortam oluşturarak hastanın mümkün olduğu kadar bağımsız olmasına izin vermelisiniz. Eski alışkanlıklarının dışına çıkmamaya çalışın. Düzenli ve alışılmış hayat şekli hastanın endişesini azaltacaktır. Kendisini eve yabancı hissetmemesi ve unutma problemi için eşyalara hatırlatıcı küçük notlar yapıştırmak önerilen bir yöntemdir. Yeteneğine uygun görevler vererek bir şeylerle meşgul olmasını sağlayabilirsiniz. Hala yapabiliyorsa sabahları kendi kendine giyinmesini isteyebilirsiniz. Gün içinde sevdiği ve iyi vakit geçireceği aktiviteleri yapmasını destekleyebilirsiniz. Uyku düzensizliği için hastanın gün içinde uyumasını engellemek, egzersiz yaptırmak, her akşam aynı saatte yatmasını sağlamak, rahat uyuyabileceği bir ortam oluşturmak gibi bazı yöntemler deneyebilirsiniz. Hayal görme (halüsinasyon, delüzyon) gibi durumlarda gördüğü ya da duyduğu şeyler konusunda hastayla tartışılmamalı, kişinin ilgisi başka bir konuya çekilmeye çalışılmalıdır. Hastanızda gözlemlediğiniz davranış değişikliklerini doktorunuz ile paylaşmayı ihmal etmeyin.

KENDİNİZİ İHMAL ETMEYİN!

Böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında hasta kadar hasta yakını için de alışılmamış bir süreç başlamış oluyor. Bu durum sadece Alzheimer hastalığı değil sürekli bakım gerektiren tüm hastalıklarda söz konusudur ve birçok hasta yakını tarafından göz ardı edilmektedir. Her şeyden önce, bakıma ihtiyaç duyan birinin tüm sorumluluklarını üstlendiğinizi düşünmek bile stres kaynağıdır. Hasta bakımı verenlerin, bir hastaya bakım vermeyenlere göre daha fazla doktora başvurduğu belirlenmiştir. Alzheimer hastasına bakanlar arasında kronik yorgunluk, kaygı ve depresyon, uyku sorunları, sosyal izolasyon, kilo alıp verme ve strese bağlı bazı fiziksel hastalıklar görülebilir. Sevdiğiniz kişilere yardım ederken kendinizi ihmal etmeyin. Size ihtiyacı olan yakınınızın yanında olarak büyük bir fedakarlık yaptığınızın farkında olmalısınız. Hayatınızdaki değişikliklerden dolayı hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Yakınınıza yeterince destek olamadığınızı düşündüğünüz, yalnız hissettiğiniz, büyük bir yük altında olduğunuzu düşündüğünüz, kaygılandığınız ve bunaldığınız zamanlar olacaktır. Elinizden geleni yaptığınızı bildiğiniz halde bazen yetersiz olduğunuz fikrine kapılabilirsiniz.  Böyle bir durumda suçluluk duygusunun zihninize girmesine izin vermeyin.

Yalnız değilsiniz…

Bütün sorumluluğu her an tek başınıza siz üstlenmek zorunda değilsiniz. Ailenin diğer üyelerini de bakıma dahil etmeye çalışıp, ev işleri için yardım istemekten çekinmeyin. Yakınlarınız yardım teklif edildiğinde kabul etmeniz ve size nasıl yardım edebileceklerini açıkça söylemeniz her iki tarafın işini kolaylaştıracaktır. Bakım verdiğiniz kişinin hastalığıyla ilgili derneklere ve gruplara üye olarak ortak noktalar bulacağınız insanlarla tanışabilir, birbirinize destek olabilir, onların bu konudaki deneyimlerini öğrenebilirsiniz. Devlet kurumlarının sunduğu hizmetleri ve özel sektör hizmetlerini araştırarak bu kurumlardan yardım alabilirsiniz.

Kendinizi önemseyin!

Hayatınız hastanızdan ibaret olmamalı. Gün içinde bakım verme rolünden uzaklaşarak kendiniz için zaman ayırmaya gayret edin. Hoşlandığınız aktivitelerle birkaç saat kendinizi ödüllendirmelisiniz. Örneğin düzenli yürüyüş yapmak zihninizi boşaltmanıza yardımcı olabilir. Sosyalliğinize önem verin, arkadaşlarınızla buluşmak gibi diğer insanlar ile temas sağlayacak bir şeyler yapmak için dışarı çıkmaya çalışın. Güçlü insanher zaman dimdik durabilen, asla yorulmayan insan demek değildir. Kendinize zaman ayırın, kendi ihtiyaç ve duygularınızı yok saymayın. Duygularınızı dile getirin ve başa çıkamadığınızı hissettiğiniz durumlarda psikolojik destek alabileceğinizi unutmayın.

Kültürel Psikoloji Nedir ve Ona Neden İhtiyacımız Var?

Psikoloji alanındaki çoğu araştırmacının uzun zamandır süregelen kültüre karşı hassasiyet eksikliğini ve evrensellik taraftarlığını rahatsız edici buluyorum, ki alanda evrensel olduğu iddia edilen “kurallar” da yavaş yavaş sorgulanmaya başlanmış durumda (Heine, Lehman, Markus & Kitayama, 1999; Norenzayan & Heine, 2005; Gendron, Crivelli & Barret, 2018).Özellikle amacımız, insanı anlamak ve bunun üzerine çabalamak ise kültür dediğimiz, tanımlaması çok zor olan bu hayati kavramı çalışmalarımızı yaparken rafa kaldıramayız. Ancak bilimsel dergileri gezerken ortaya çıkan tablo, bu kavramın kaldırıldığı yönünde ve maalesef ki raftan indirildiğinde dahi bir yan faktör olarak kullanılmaktan öte gidemiyor çoğu zaman. Peki, buna karşı ne yapılabilir? Şahsi fikrim, kültürel psikoloji (kültürlerarası psikolojiden bahsetmiyorum) denilen alanı tanıyıp çalışmalarımızı bu yönde yapmaya çabalamak bahsettiğim sıkıntıyı ve eksikliği kapatmak açısından faydalı olacaktır.
Kültürel psikoloji; sosyal ve kültürel akış ve yapılar ile insan zihninin, bilincinin ve tinsel yapısının birbirlerini karşılıklı olarak hangi yollarla dönüştürüp şekillendirdiği ile ilgilenir.Kişinin benliğini, kimliğini, duygularını; içinde bulunduğu çevreyle ve kültürle birlikte ele alır ve bunların nasıl birbirlerine gerek duyduğunu, bağlı olduğunu etnosentrik eğilimlerden tamamen uzak, değişik antropolojik ve psikolojik bakış açılarının zincirlemeleriyle inceler. Amacı, insanların çeşitli psikolojik fonksiyonlarındaki etnik ve kültürel kökleri ve değişkenliği incelemektir (Shweder, 1995). Dolayısıyla, ne insanı içinde bulunduğu sosyokültürel yapıdan, ne de bu yapıyı insandan bağımsız ele alabiliriz. İlk paragrafta kültürel psikolojiyi kültürlerarası psikolojiden ayırmamın temel sebebi ise, kültürel psikolojinin diğer alanın aksine evrensellik kaygısı taşımamasıdır. Okuduğumuz çalışmaların çoğunda yapılan kültürel kıyaslamalar hep evrensel bir temel bulma amacı taşır,  bu genellikle evrenselliğe ulaşma amacı da kültürel psikolojinin karşı çıktığı bir uğraştır. Neden diye soracak olursanız yine aynı şeyi tekrar edeceğim: İnsanı anlamak üzere çıktığımız yolda yaptığımız çoğu araştırma, sonuçlarını dünya çapına genelleme derdinde olsa da bu mümkün değil. Hele ki bu çalışmaların çok büyük bir kısmı WEIRD*katılımcı gruplarıyla yapılmakta ise… Ayrıca kültürlerarası kıyaslamaya dayalı yapılan çalışmaların sıkıntıları da farklı araştırmacılar tarafından ortaya konulmuş durumdadır (Heine, Lehman, Peng & Greenholtz, 2002; Norenzayan & Heine, 2005; Henrich, Heine & Norenzayan, 2010). Evrensellik ve kültürel görecilik konusuna bir örnek olarak bebeklikte evrensel olduğunu kabul edebileceğimiz bazı özelliklerin ilerleyen dönemlerde farklı kültürel öğrenme süreçleriyle ortadan farklı şekillerde kalkması ve/veya bastırılması verilebilir. Burada geç olmadan önemli bir noktaya değinmek gerekiyor: Kültürel psikoloji anti-evrenselci yaklaşımların karşısında durduğu gibi anti-relativist yaklaşımların da karşısında durur (Shweder & Sullivan, 1993). Yani, yapılan çalışmalarda bu tarz bir taraftarlık (bir şeye körü körüne kültür-spesifik veya evrensel demek) hangi tarafta olursa olsun entelektüel düşünmenin zıttı bir bağnazlık yaratma tehlikesi taşır. Önemli olan, örneklem açısından, din, etnik köken, ekonomik düzey gibi konularda hassasiyet taşıyan, kültürel yapıların ve kaynakların içindeki kişisel farklılıkların da önemini kavramış, sosyokültürel bağlamda yapılacak çalışmaların artması ve bu çalışmaların titizlikle yapılma çabasıdır. Elbette her şey tartışmaya açılmalı ve sorgulanmalıdır, ancak insan ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkinin önemi vazgeçil(e)mezdir. Kültür, insanın hayatı şekillendirme merakı ve çabaları sonunda inşa ediliyorsa kültür olmadan insanı çalışmak psikolojinin ana zeminini yıkacaktır. Bu durumda, zemini olmayan bir alanda nasıl bir şeyler oluşturmaya çalışılabilir?
cultural anthropology ile ilgili görsel sonucu
Her insan bulunduğu kültürün, çevrenin içinde biriciktir. Bu durum, batının (bu bile hangi taraftan perspektif aldığınıza göre değişebilecek bir açı) ve ABD’nin genelgeçerleştirici eğilimli egemenliğinin altında olan psikoloji alanının çoğunluğunun işine gelmiyor olabilir. Ancak insanı, kültürel ve sosyal kodlarını açmadan, nasıl bir bakış açısı var, duygularını ne şekilde ifade ediyor, içinde bulunduğu toplumda nasıl bir sosyalleşme süreci izleniyor gibi sorulara cevap aramaya çalışmadan anlamamız mümkün değil. Farkında olmasak da, konuştuğumuz ve tartıştığımız çoğu kavram (depresyon gibi) sözde “gelişmiş” olduğu iddia edilen, alışık olduğumuz dünya düzenine ait. Kabile toplumlarındaki insanlar, konargöçerler, hayatımızda hiç gidip görmeyeceğimiz topraklardaki topluluklar ve nicesi elimizin tersiyle itilmiş durumda. Kime, neye nasıl ve ne şekilde faydalı olmaya çalıştığımız konusunda düşünmeye, kendimizi sorgulamaya ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu konularda antropolojiden öğrenecek çok şeyimiz var, haliyle kültürel psikoloji gibi bir alanın oluşumundaki en büyük payın aslen antropolog olan kişilerin olmasına şaşırmamak gerek. Hedefimiz insanı anlamaya çalışmak, hakkında bir şeyler açıklamaya, anlatmaya çalışmak mı? Eğer değilse şu an olduğu gibi kendi kendimize gelin güvey olup, psikolojiyi dünyanın sadece çok küçük bir kesimindeki WEIRD* insanlarla ilgilenen, dışarıdaki hayatı laboratuvarlarda çalışıp, bu anlamda hem ekolojik geçerlik hem büyük tekrarlama sıkıntıları çeken bir “bilim” sayabiliriz. Ya da kültürel psikoloji şemsiyesi altında istediğimiz bir alt alanla ilgili araştırmayı bahsettiğim hassasiyetlerle harmanlayarak yapabiliriz.
Daha yazacak çok şey var elbet fakat konuyla ilgili ana çerçeveyi sunduğum umuduyla pek sıkmadan bitirmek istiyorum. Kendimi zaman zaman tekrarlamış olabilirim fakat bu vurguların tekrarlanmasının özellikle psikoloji alanında bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kültürel psikolojiyle ilgili daha çok bilgi edinmek isteyen ve İngilizce bilen kişilere (maalesef Türkçe’ye henüz çevrilmedi) University of British Columbia’da profesör olan Steve J. Heine’ın yazdığı “Cultural Psychology” kitabını önerebilirim. Ayrıca University of Chicago’da profesör olan, alanın en büyük isimlerinden Richard A. Shweder’ın yazılarına da göz gezdirmeniz çok faydalı olur. Son olarak, onun öğrencilerinden, benim hocam olan, bu alanla tanışmama vesile olmuş sevgili Sevda Numanbayraktaroğlu’na da çok teşekkür etmek istiyorum. Ben özellikle ülkemizin bu alan için çok elverişli ve bereketli bir bölge olduğunu düşünüyorum. Psikoloji alanı için de daha nitelikli, disiplinler arası ve kültüre gerçekten duyarlı bir gelecek mümkün.
*Açılımı sırasıyla batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin, demokrasiye uygun olan, bu şartları sağlayan kesimlerden alınan örneklemleri genellikle eleştirmek için kullanılan terim (Western, Educated, Industrialized, Rich, Democratic).

Kaynakça

Hamilelik hakkında tuhaf ama gerçek bilgiler

Bebeğinizle aranızdaki bağ düşündüğünüzden çok daha önce oluşuyor. Bir Psikoloji Bilimi çalışmasına göre, fetüs annenin psikolojik durumunu algılayabilir. Yani henüz doğmamış bir bebek annesinden gelen sinyallerin hepsini alıyor. Bu yüzden ona olumlu sinyalleri göndermeye dikkat etmelisiniz. Mutlu anne mutlu bebek demek olduğu için miniklerinizin keyif alabileceği maddeleri bir araya getirdik.


Hamilelik hakkında ne biliyorsunuz? Mide bulantısı, sırt ağrısı, sıra dışı yiyecek istekleri, tüm bu gerçekler erkekler hatta çocuklar tarafından bile bilinir. Ama hamilelik hakkında bilmediğimiz ilginç bilgiler de var.
TATLI GIDALAR
10
Doğmamış bir çocuk annesinin tükettiği yiyecekleri hissedebilir, tadabilir ve koklayabilir. Annenin yediği yiyecekler amniyotik sıvı tarafından emilir ve gelecekteki yiyecek tercihlerini oluşturur. Bebekler, gebeliğin 13-15. Haftalarında çeşitli lezzetleri ayırt etmeye başlar. Çocuğunuzun gelecekte “iyi yiyen” bir birey olmasını istiyorsanız, hamilelik boyunca çok çeşitli sağlıklı yiyecekler yiyin. Bebekler anne sütünden dolayı tatlı gıdalara da düşkün olabilirler.
SICAK BANYO
9
Bebekler belli bir büyüklüğe ulaştıklarında sıcaklık değişimlerini algılayabilirler. Bu yüzden sıcak bir banyo onlara rahatsızlık getirir ve tehlikeli olabilir. Akan suyun sesleri ise bebeğin sağlığına yardımcı olabilir. Daha da iyi hale getirmek için karnınızın üzerine su dökün ve reaksiyonu hissedin.
LOSYON UYGULAMAK
7
Çocuğunuzun dokunma reseptörleri 8 hafta civarında gelişmeye başlar. 20. haftadan sonra da dşarıdan dokunuşunuzu hissederler. Bu aşamada bağ kurmanın yolu rahat ve dinlendirici bir müziğin yanında göbek bölgesine masaj yağı veya krem uygulamak bebeğinize iyi gelebilir.
SESİNİZİ TANIR
6
25-26. Haftalarda, bebekler rahmin dışında duydukları seslere tepki vermeye başlarlar. Ve sizin sesiniz, diğerlerinden daha net duyulduğu için sizi tanımaya başlarlar. Sesiniz ona her şeyin yolunda gittiği konusunda rahatlık ve güvence sağlar. Bebeğinizin sesinize alışmasını sağlamanın etkili bir yolu da, yüksek sesle kitap okumak ya da sadece konuşmaktır.
MÜZİK DİNLEMEK
4
Doğum öncesi müziğin birçok faydası vardır. Bu durumda anne serotonin hormonunu üretir ve bebeğe endorfin salınımı desteklenir. Bu şekilde bebeğin müzik hisleri harekete geçer ve beyin gelişimi desteklenir. Müziği uygun bir ses seviyesinde çalın ve klasik müzik konserlerine gitmeyi ya da dinlemeyi ihmal etmeyin.
DÜZENLİ EGZERSİZ
5
Hamilelik sırasında doğru egzersizleri seçmenin anahtarı şudur: güvenli, uygun ve bir doktor tarafından onaylanmış olmalıdır. Kardiyo egzersizi bu dönemde en iyi aktivite türüdür. Bebeklerin kalpleri daha iyi gelişir ve anneleri düzenli olarak egzersiz yaparlarsa daha güçlü olurlar. Kardiyo ayrıca nabzı yavaşlatır ve bu iyidir çünkü daha yüksek bir kalp hızı fetal sıkıntıya yol açar.
DİNLENME ZAMANI
3
Dinlenme süreleriniz onların eğlence zamanıdır. Bu süre zarfında akrobasi uygulamaya başlar ve yeni hareketler denerler. Hamileliğin sonuna yaklaşıldığında, bebek uyku molalarını 70-90 dakika çıkarır.
ANNE KAHKAHASI
8
Kendinizi iyi hissettiğinizde ve zevk aldığınızda ortaya çıkan mutluluk hormonları, bebeklere de doğrudan fayda sağlar. Bu yüzden mümkün olduğunca çok pozitif anı oluşturduğunuzdan emin olun. Ne kadar iyi hissederseniz, çocuğunuz daha sağlıklı ve daha mutlu olur.