21 Kasım 2018 Çarşamba

Hasta Yakınlarının Ruh Sağlığı ve Alzheimer Hastaları ile İletişim

Alzheimer hastalığı unutkanlık ile kendisini gösteren, ilerleyen ve zamanla iletişim kurma, karar verme gibi diğer bilişsel yeteneklerin de bozulmasına sebep olan bir beyin hastalığıdır. Alzheimer tamamen iyileştirilemese de yavaşlatılabilir. Her unutkanlık elbette Alzheimer demek değildir ancak yaş ilerledikçe ortaya çıkan unutkanlığın irdelenmesi gerekir. Eğer unutkanlığın sebebi Alzheimer ise erken fark edilmesi, hekimlerin müdahaleleri ile yavaşlatılmasına yarar sağlayacaktır.

Hastanız ile iletişim kurarken…

İletişime kendinizi tanıtarak başlayın ve sizi hatırlamasına yardımcı olun. Hastalarınızın yanlış konuşmalarını sürekli düzeltmeden, söylediklerinizi anlaması için ona zaman tanıyarak ve anlamasını kolaylaştırmak için kısa cümleler kurarak iletişim kalitesini arttırabilirsiniz. Bellek kaybından dolayı yaşanmamış olayları yaşanmış gibi anlatabilirler, böyle durumlarda hastanızla tartışmamaya çalışın. Onun düşüncelerini değiştirmeye çalışmak onları da sizi de huzursuz edebilir. Ona inanmış gibi rol yapmak onları daha mutlu edecektir. Zaman kavramını anlamayabilirler, bu nedenle direkt saati söylemek yerine ‘yemekten sonra’ gibi kolay anlayacağı ifadeler kullanabilirsiniz. Konuşurken açıklamanızı destekleyecek somut bir kanıt göstermek hastanın içini rahatlatmada etkili olacaktır. Israrlı olduğu durumlarda dikkatini başka yöne çekmeye çalışabilirsiniz. Hastanız orada yokmuş gibi, onun hakkında konuşmamaya dikkat edin. Birlikte güzel anılarla ilgili sohbet edebilirsiniz. Dinlerken onu anladığınızı, ilgilendiğinizi hissettirmeli ve fiziksel temas yoluyla destek vermelisiniz.

Ne yapacağım?

Hastalığın ilerlemesi ile birlikte sinirlilik, saldırganlık, şüphecilik, sürekli dolaşma, eşya saklama, dolapları karıştırma, uyku düzensizliği gibi davranış problemleri ortaya çıkabilir. Öncelikle bunların hastanızın değil hastalığın özellikleri olduğunun, bu davranışları bilerek yapmadığının farkında olmalısınız. Hastalar endişeli olduklarında, sıkıldıklarında, ihtiyaçlarını dile getiremediklerinde davranış problemlerinde artış görülebilir. Hastanızı gözlemleyerek artışa sebep olacak durumlardan kaçınabilirsiniz. Örneğin televizyon açıkken daha sinirli oluyorsa kapalı tutmaya gayret edebilirsiniz. Ev içerisinde güvenilir ve rahat bir ortam oluşturarak hastanın mümkün olduğu kadar bağımsız olmasına izin vermelisiniz. Eski alışkanlıklarının dışına çıkmamaya çalışın. Düzenli ve alışılmış hayat şekli hastanın endişesini azaltacaktır. Kendisini eve yabancı hissetmemesi ve unutma problemi için eşyalara hatırlatıcı küçük notlar yapıştırmak önerilen bir yöntemdir. Yeteneğine uygun görevler vererek bir şeylerle meşgul olmasını sağlayabilirsiniz. Hala yapabiliyorsa sabahları kendi kendine giyinmesini isteyebilirsiniz. Gün içinde sevdiği ve iyi vakit geçireceği aktiviteleri yapmasını destekleyebilirsiniz. Uyku düzensizliği için hastanın gün içinde uyumasını engellemek, egzersiz yaptırmak, her akşam aynı saatte yatmasını sağlamak, rahat uyuyabileceği bir ortam oluşturmak gibi bazı yöntemler deneyebilirsiniz. Hayal görme (halüsinasyon, delüzyon) gibi durumlarda gördüğü ya da duyduğu şeyler konusunda hastayla tartışılmamalı, kişinin ilgisi başka bir konuya çekilmeye çalışılmalıdır. Hastanızda gözlemlediğiniz davranış değişikliklerini doktorunuz ile paylaşmayı ihmal etmeyin.

KENDİNİZİ İHMAL ETMEYİN!

Böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında hasta kadar hasta yakını için de alışılmamış bir süreç başlamış oluyor. Bu durum sadece Alzheimer hastalığı değil sürekli bakım gerektiren tüm hastalıklarda söz konusudur ve birçok hasta yakını tarafından göz ardı edilmektedir. Her şeyden önce, bakıma ihtiyaç duyan birinin tüm sorumluluklarını üstlendiğinizi düşünmek bile stres kaynağıdır. Hasta bakımı verenlerin, bir hastaya bakım vermeyenlere göre daha fazla doktora başvurduğu belirlenmiştir. Alzheimer hastasına bakanlar arasında kronik yorgunluk, kaygı ve depresyon, uyku sorunları, sosyal izolasyon, kilo alıp verme ve strese bağlı bazı fiziksel hastalıklar görülebilir. Sevdiğiniz kişilere yardım ederken kendinizi ihmal etmeyin. Size ihtiyacı olan yakınınızın yanında olarak büyük bir fedakarlık yaptığınızın farkında olmalısınız. Hayatınızdaki değişikliklerden dolayı hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Yakınınıza yeterince destek olamadığınızı düşündüğünüz, yalnız hissettiğiniz, büyük bir yük altında olduğunuzu düşündüğünüz, kaygılandığınız ve bunaldığınız zamanlar olacaktır. Elinizden geleni yaptığınızı bildiğiniz halde bazen yetersiz olduğunuz fikrine kapılabilirsiniz.  Böyle bir durumda suçluluk duygusunun zihninize girmesine izin vermeyin.

Yalnız değilsiniz…

Bütün sorumluluğu her an tek başınıza siz üstlenmek zorunda değilsiniz. Ailenin diğer üyelerini de bakıma dahil etmeye çalışıp, ev işleri için yardım istemekten çekinmeyin. Yakınlarınız yardım teklif edildiğinde kabul etmeniz ve size nasıl yardım edebileceklerini açıkça söylemeniz her iki tarafın işini kolaylaştıracaktır. Bakım verdiğiniz kişinin hastalığıyla ilgili derneklere ve gruplara üye olarak ortak noktalar bulacağınız insanlarla tanışabilir, birbirinize destek olabilir, onların bu konudaki deneyimlerini öğrenebilirsiniz. Devlet kurumlarının sunduğu hizmetleri ve özel sektör hizmetlerini araştırarak bu kurumlardan yardım alabilirsiniz.

Kendinizi önemseyin!

Hayatınız hastanızdan ibaret olmamalı. Gün içinde bakım verme rolünden uzaklaşarak kendiniz için zaman ayırmaya gayret edin. Hoşlandığınız aktivitelerle birkaç saat kendinizi ödüllendirmelisiniz. Örneğin düzenli yürüyüş yapmak zihninizi boşaltmanıza yardımcı olabilir. Sosyalliğinize önem verin, arkadaşlarınızla buluşmak gibi diğer insanlar ile temas sağlayacak bir şeyler yapmak için dışarı çıkmaya çalışın. Güçlü insanher zaman dimdik durabilen, asla yorulmayan insan demek değildir. Kendinize zaman ayırın, kendi ihtiyaç ve duygularınızı yok saymayın. Duygularınızı dile getirin ve başa çıkamadığınızı hissettiğiniz durumlarda psikolojik destek alabileceğinizi unutmayın.

Kültürel Psikoloji Nedir ve Ona Neden İhtiyacımız Var?

Psikoloji alanındaki çoğu araştırmacının uzun zamandır süregelen kültüre karşı hassasiyet eksikliğini ve evrensellik taraftarlığını rahatsız edici buluyorum, ki alanda evrensel olduğu iddia edilen “kurallar” da yavaş yavaş sorgulanmaya başlanmış durumda (Heine, Lehman, Markus & Kitayama, 1999; Norenzayan & Heine, 2005; Gendron, Crivelli & Barret, 2018).Özellikle amacımız, insanı anlamak ve bunun üzerine çabalamak ise kültür dediğimiz, tanımlaması çok zor olan bu hayati kavramı çalışmalarımızı yaparken rafa kaldıramayız. Ancak bilimsel dergileri gezerken ortaya çıkan tablo, bu kavramın kaldırıldığı yönünde ve maalesef ki raftan indirildiğinde dahi bir yan faktör olarak kullanılmaktan öte gidemiyor çoğu zaman. Peki, buna karşı ne yapılabilir? Şahsi fikrim, kültürel psikoloji (kültürlerarası psikolojiden bahsetmiyorum) denilen alanı tanıyıp çalışmalarımızı bu yönde yapmaya çabalamak bahsettiğim sıkıntıyı ve eksikliği kapatmak açısından faydalı olacaktır.
Kültürel psikoloji; sosyal ve kültürel akış ve yapılar ile insan zihninin, bilincinin ve tinsel yapısının birbirlerini karşılıklı olarak hangi yollarla dönüştürüp şekillendirdiği ile ilgilenir.Kişinin benliğini, kimliğini, duygularını; içinde bulunduğu çevreyle ve kültürle birlikte ele alır ve bunların nasıl birbirlerine gerek duyduğunu, bağlı olduğunu etnosentrik eğilimlerden tamamen uzak, değişik antropolojik ve psikolojik bakış açılarının zincirlemeleriyle inceler. Amacı, insanların çeşitli psikolojik fonksiyonlarındaki etnik ve kültürel kökleri ve değişkenliği incelemektir (Shweder, 1995). Dolayısıyla, ne insanı içinde bulunduğu sosyokültürel yapıdan, ne de bu yapıyı insandan bağımsız ele alabiliriz. İlk paragrafta kültürel psikolojiyi kültürlerarası psikolojiden ayırmamın temel sebebi ise, kültürel psikolojinin diğer alanın aksine evrensellik kaygısı taşımamasıdır. Okuduğumuz çalışmaların çoğunda yapılan kültürel kıyaslamalar hep evrensel bir temel bulma amacı taşır,  bu genellikle evrenselliğe ulaşma amacı da kültürel psikolojinin karşı çıktığı bir uğraştır. Neden diye soracak olursanız yine aynı şeyi tekrar edeceğim: İnsanı anlamak üzere çıktığımız yolda yaptığımız çoğu araştırma, sonuçlarını dünya çapına genelleme derdinde olsa da bu mümkün değil. Hele ki bu çalışmaların çok büyük bir kısmı WEIRD*katılımcı gruplarıyla yapılmakta ise… Ayrıca kültürlerarası kıyaslamaya dayalı yapılan çalışmaların sıkıntıları da farklı araştırmacılar tarafından ortaya konulmuş durumdadır (Heine, Lehman, Peng & Greenholtz, 2002; Norenzayan & Heine, 2005; Henrich, Heine & Norenzayan, 2010). Evrensellik ve kültürel görecilik konusuna bir örnek olarak bebeklikte evrensel olduğunu kabul edebileceğimiz bazı özelliklerin ilerleyen dönemlerde farklı kültürel öğrenme süreçleriyle ortadan farklı şekillerde kalkması ve/veya bastırılması verilebilir. Burada geç olmadan önemli bir noktaya değinmek gerekiyor: Kültürel psikoloji anti-evrenselci yaklaşımların karşısında durduğu gibi anti-relativist yaklaşımların da karşısında durur (Shweder & Sullivan, 1993). Yani, yapılan çalışmalarda bu tarz bir taraftarlık (bir şeye körü körüne kültür-spesifik veya evrensel demek) hangi tarafta olursa olsun entelektüel düşünmenin zıttı bir bağnazlık yaratma tehlikesi taşır. Önemli olan, örneklem açısından, din, etnik köken, ekonomik düzey gibi konularda hassasiyet taşıyan, kültürel yapıların ve kaynakların içindeki kişisel farklılıkların da önemini kavramış, sosyokültürel bağlamda yapılacak çalışmaların artması ve bu çalışmaların titizlikle yapılma çabasıdır. Elbette her şey tartışmaya açılmalı ve sorgulanmalıdır, ancak insan ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkinin önemi vazgeçil(e)mezdir. Kültür, insanın hayatı şekillendirme merakı ve çabaları sonunda inşa ediliyorsa kültür olmadan insanı çalışmak psikolojinin ana zeminini yıkacaktır. Bu durumda, zemini olmayan bir alanda nasıl bir şeyler oluşturmaya çalışılabilir?
cultural anthropology ile ilgili görsel sonucu
Her insan bulunduğu kültürün, çevrenin içinde biriciktir. Bu durum, batının (bu bile hangi taraftan perspektif aldığınıza göre değişebilecek bir açı) ve ABD’nin genelgeçerleştirici eğilimli egemenliğinin altında olan psikoloji alanının çoğunluğunun işine gelmiyor olabilir. Ancak insanı, kültürel ve sosyal kodlarını açmadan, nasıl bir bakış açısı var, duygularını ne şekilde ifade ediyor, içinde bulunduğu toplumda nasıl bir sosyalleşme süreci izleniyor gibi sorulara cevap aramaya çalışmadan anlamamız mümkün değil. Farkında olmasak da, konuştuğumuz ve tartıştığımız çoğu kavram (depresyon gibi) sözde “gelişmiş” olduğu iddia edilen, alışık olduğumuz dünya düzenine ait. Kabile toplumlarındaki insanlar, konargöçerler, hayatımızda hiç gidip görmeyeceğimiz topraklardaki topluluklar ve nicesi elimizin tersiyle itilmiş durumda. Kime, neye nasıl ve ne şekilde faydalı olmaya çalıştığımız konusunda düşünmeye, kendimizi sorgulamaya ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu konularda antropolojiden öğrenecek çok şeyimiz var, haliyle kültürel psikoloji gibi bir alanın oluşumundaki en büyük payın aslen antropolog olan kişilerin olmasına şaşırmamak gerek. Hedefimiz insanı anlamaya çalışmak, hakkında bir şeyler açıklamaya, anlatmaya çalışmak mı? Eğer değilse şu an olduğu gibi kendi kendimize gelin güvey olup, psikolojiyi dünyanın sadece çok küçük bir kesimindeki WEIRD* insanlarla ilgilenen, dışarıdaki hayatı laboratuvarlarda çalışıp, bu anlamda hem ekolojik geçerlik hem büyük tekrarlama sıkıntıları çeken bir “bilim” sayabiliriz. Ya da kültürel psikoloji şemsiyesi altında istediğimiz bir alt alanla ilgili araştırmayı bahsettiğim hassasiyetlerle harmanlayarak yapabiliriz.
Daha yazacak çok şey var elbet fakat konuyla ilgili ana çerçeveyi sunduğum umuduyla pek sıkmadan bitirmek istiyorum. Kendimi zaman zaman tekrarlamış olabilirim fakat bu vurguların tekrarlanmasının özellikle psikoloji alanında bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kültürel psikolojiyle ilgili daha çok bilgi edinmek isteyen ve İngilizce bilen kişilere (maalesef Türkçe’ye henüz çevrilmedi) University of British Columbia’da profesör olan Steve J. Heine’ın yazdığı “Cultural Psychology” kitabını önerebilirim. Ayrıca University of Chicago’da profesör olan, alanın en büyük isimlerinden Richard A. Shweder’ın yazılarına da göz gezdirmeniz çok faydalı olur. Son olarak, onun öğrencilerinden, benim hocam olan, bu alanla tanışmama vesile olmuş sevgili Sevda Numanbayraktaroğlu’na da çok teşekkür etmek istiyorum. Ben özellikle ülkemizin bu alan için çok elverişli ve bereketli bir bölge olduğunu düşünüyorum. Psikoloji alanı için de daha nitelikli, disiplinler arası ve kültüre gerçekten duyarlı bir gelecek mümkün.
*Açılımı sırasıyla batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin, demokrasiye uygun olan, bu şartları sağlayan kesimlerden alınan örneklemleri genellikle eleştirmek için kullanılan terim (Western, Educated, Industrialized, Rich, Democratic).

Kaynakça

Hamilelik hakkında tuhaf ama gerçek bilgiler

Bebeğinizle aranızdaki bağ düşündüğünüzden çok daha önce oluşuyor. Bir Psikoloji Bilimi çalışmasına göre, fetüs annenin psikolojik durumunu algılayabilir. Yani henüz doğmamış bir bebek annesinden gelen sinyallerin hepsini alıyor. Bu yüzden ona olumlu sinyalleri göndermeye dikkat etmelisiniz. Mutlu anne mutlu bebek demek olduğu için miniklerinizin keyif alabileceği maddeleri bir araya getirdik.


Hamilelik hakkında ne biliyorsunuz? Mide bulantısı, sırt ağrısı, sıra dışı yiyecek istekleri, tüm bu gerçekler erkekler hatta çocuklar tarafından bile bilinir. Ama hamilelik hakkında bilmediğimiz ilginç bilgiler de var.
TATLI GIDALAR
10
Doğmamış bir çocuk annesinin tükettiği yiyecekleri hissedebilir, tadabilir ve koklayabilir. Annenin yediği yiyecekler amniyotik sıvı tarafından emilir ve gelecekteki yiyecek tercihlerini oluşturur. Bebekler, gebeliğin 13-15. Haftalarında çeşitli lezzetleri ayırt etmeye başlar. Çocuğunuzun gelecekte “iyi yiyen” bir birey olmasını istiyorsanız, hamilelik boyunca çok çeşitli sağlıklı yiyecekler yiyin. Bebekler anne sütünden dolayı tatlı gıdalara da düşkün olabilirler.
SICAK BANYO
9
Bebekler belli bir büyüklüğe ulaştıklarında sıcaklık değişimlerini algılayabilirler. Bu yüzden sıcak bir banyo onlara rahatsızlık getirir ve tehlikeli olabilir. Akan suyun sesleri ise bebeğin sağlığına yardımcı olabilir. Daha da iyi hale getirmek için karnınızın üzerine su dökün ve reaksiyonu hissedin.
LOSYON UYGULAMAK
7
Çocuğunuzun dokunma reseptörleri 8 hafta civarında gelişmeye başlar. 20. haftadan sonra da dşarıdan dokunuşunuzu hissederler. Bu aşamada bağ kurmanın yolu rahat ve dinlendirici bir müziğin yanında göbek bölgesine masaj yağı veya krem uygulamak bebeğinize iyi gelebilir.
SESİNİZİ TANIR
6
25-26. Haftalarda, bebekler rahmin dışında duydukları seslere tepki vermeye başlarlar. Ve sizin sesiniz, diğerlerinden daha net duyulduğu için sizi tanımaya başlarlar. Sesiniz ona her şeyin yolunda gittiği konusunda rahatlık ve güvence sağlar. Bebeğinizin sesinize alışmasını sağlamanın etkili bir yolu da, yüksek sesle kitap okumak ya da sadece konuşmaktır.
MÜZİK DİNLEMEK
4
Doğum öncesi müziğin birçok faydası vardır. Bu durumda anne serotonin hormonunu üretir ve bebeğe endorfin salınımı desteklenir. Bu şekilde bebeğin müzik hisleri harekete geçer ve beyin gelişimi desteklenir. Müziği uygun bir ses seviyesinde çalın ve klasik müzik konserlerine gitmeyi ya da dinlemeyi ihmal etmeyin.
DÜZENLİ EGZERSİZ
5
Hamilelik sırasında doğru egzersizleri seçmenin anahtarı şudur: güvenli, uygun ve bir doktor tarafından onaylanmış olmalıdır. Kardiyo egzersizi bu dönemde en iyi aktivite türüdür. Bebeklerin kalpleri daha iyi gelişir ve anneleri düzenli olarak egzersiz yaparlarsa daha güçlü olurlar. Kardiyo ayrıca nabzı yavaşlatır ve bu iyidir çünkü daha yüksek bir kalp hızı fetal sıkıntıya yol açar.
DİNLENME ZAMANI
3
Dinlenme süreleriniz onların eğlence zamanıdır. Bu süre zarfında akrobasi uygulamaya başlar ve yeni hareketler denerler. Hamileliğin sonuna yaklaşıldığında, bebek uyku molalarını 70-90 dakika çıkarır.
ANNE KAHKAHASI
8
Kendinizi iyi hissettiğinizde ve zevk aldığınızda ortaya çıkan mutluluk hormonları, bebeklere de doğrudan fayda sağlar. Bu yüzden mümkün olduğunca çok pozitif anı oluşturduğunuzdan emin olun. Ne kadar iyi hissederseniz, çocuğunuz daha sağlıklı ve daha mutlu olur. 

Duygusal zekanız ne kadar önemli ne kadar gerekli?

'Duygusal zeka'yı (EQ) duymayanımız yoktur. Rasyonel zeka (IQ) kadar önemli olduğu düşünülen bu zeka türüne ilişkin son yıllarda yürütülen çalışmalara bir yenisi Amerikan Psikoloji Derneği tarafından eklendi. Yayınlanan çalışma, kendi ve başkalarının duygusal zekalarını anlayabilen ve hatta yönetebilen kişilerin, diğer kişisel özellikleri ve bilişsel kapasitelerinin de ötesinde, daha başarılı ve performanslı olduklarını ve daha iyi liderlik ettiklerini gösteriyor.
Stresi yenme, engelleri aşma ve diğer kişilere ilham verme konusunda duygusal zekası yüksek insanlar büyük avantaja sahip konumda. Sadece bu da değil. “Harvard Business Review” da konuyla ilgili 2016 tarihli bir makaleye göre, güçlü bir EQ'ya sahip olanlar aynı zamanda işlerinde daha mutlular.

Duygusal zeka nedir?

Duygusal zeka ilk olarak psikologlar tarafından "genel zeka" çerçevesinde bilinenlerden farklı farklı zekâ türleri olup olmadığını anlamanın bir yolu olarak düşünüldü.
New Hampshire Üniversitesi'nde önde gelen bir duygusal zeka araştırmacısı ve psikoloji profesörü olan John D. Mayer'ın yazdığı bir makale, duygusal zekânın sağlam bir sosyal işlevsellik gösterdiğini ileri sürüyor. EQ yüksekse insanlar, başkalarının duygularına daha hızlı ve daha kolay uyum sağlıyor. Bu da kendi perspektiflerini ve isteklerini başkalarına iletmekte büyük bir avantaj sağlıyor.
Mayer, “Duyguların problem çözmede nasıl önemli olduğuyla ilgileniyordum” diyor ve“Ya insanların duygularına itibar kazandıran bir zeka varsa?” diye soruyor. Mayer, duygusal zekânın genel zeka ile ilgili olmasına rağmen, “mecburi bir bağlantı” olmadığını belirterek şunları söylüyor:
“Genel zekalı insanlar, sosyal olarak mantıklı görünüyorlar. Duygusal zekalı insanlar, problemli ve saldırgan davranışlı insanlarda daha az sorun yaşıyor ve genel olarak diğer insanlarla daha iyi ilişkilere ve daha az sorunlara sahip oluyorlar. Çoğu araştırmacı, sosyal zekanın var olduğunu söylemektedir, ancak şu an itibariyle, bunu başarılı bir şekilde ölçmenin bir yolu yoktur. ”
Duygular bizi insan yapan şeylerin büyük bir kısmı. Sorun şu ki, geçici hisler ve ruh halleri karar verme sürecimizi yönetiyor, daha sonra pişman olduğumuz şeyleri söylememize ya da yapmamıza neden oluyor.
“EQ Uygulamalı: Gerçek Dünyaya Duygusal Zeka Rehberi”nin yazarı Justin Bariso, duygusal zekayı, gerçek inançlarınız ve değerlerinizle daha uyumlu kararlar almak için duyguları anlamaya ve yönetmeye yönelik bir öğrenme süreci olarak tanımlıyor. “Duygular bizi insan yapan şeyin büyük bir kısmı. Sorun şu ki, geçici hisler ve ruh halleri karar verme sürecimizi yönetiyor, daha sonra pişman olduğumuz şeyleri söylememize veya yapmamıza neden oluyor, ”diye açıklıyor.

Duygusal zeka, daha akıllı kararlar vermenize yardımcı olabilir

Bir takım şeyler hakkında ne hissettiğimizi bilmek ve başkalarının nasıl hissedebileceği hakkında bir fikre sahip olmak sosyal ve içsel olarak güçlendirici olabilir. Bariso'ya göre duygularımız her şeyle ilgili kararlarımızı etkiliyor - hangi kariyer yolunun takip edileceğine, nerede yaşayacağımıza, kiminle hayatımızı geçirmeyi tercih ettiğimize kadar.
“Duygusal zekâ, diğer faktörlerle birleştiğinde, daha akıllı ve daha mantıklı bir hayata yol açarak daha akıllı kararlar vermenize yardımcı olabilir.” diyen Bariso, duygusal zekânın öfke, korku ve üzüntü gibi olumsuz duyguları yararlı ve verimli şeylere kanalize ederek avantaja kullanmanıza ve gerekli tanıları teşhisleri kendi kendinize belirlemede de yardımcı olabileceğini belirtiyor. “Örneğin, üzgün veya kızgın olursak bunun bir nedeni vardır. Bu duyguları ve onların kök nedenlerini tanımlamak, bizi daha iyi için değişiklikler yapmaya teşvik edebilir ”diyor ve ekliyor:
"Duygusal zekâ, diğer faktörlerle birleştiğinde, daha akıllı ve kararlı ve anlamlı bir yaşam sürmenize yardımcı olur."
İyi niyetli olunduğu sürece, insanları neyin mutlu ve motive ettiğini anlamak çok olumlu bir şey olabilir. Fakat 2011 yılında yapılan bir çalışmada, duygusal zekânın olumsuz olabilecek yönleri de ele alındı. Buna göre yüksek EQ sahibi kişilerin gerçek duygularını ve kişiliklerini maskeleyerek amaçlarını diğerlerinden saklama yoluyla bu tür bir zekayı kendi kişisel kazanımlarını arttırmak veya başkaları hakkında bildiklerinizi kendi amaçlarınıza göre manipüle etmek için kullandığını da ortaya koydu.
Bariso, duygusal zekânın sizi bu Makyevelist türlere karşı koruyabileceğine inanıyor ancak bu elbette kimin daha yüksek bir EQ'ya sahip olduğuna bağlı.

Duygusal zeka pratik gerektiriyor

Hem Mayer hem de Bariso, bir dereceye kadar duygusal zekanın öğrenilebileceğini söylüyor:
“Çoğumuz okulda cebir öğreniyoruz. Öğretmenlerimiz bize formülleri veriyor ve bunları nasıl uygulayacağımızı öğretiyor. Bunu duygusal zeka ile de yapabiliriz. Her şeyi kendi kendimize çözmek zorunda değiliz, ama eğitim ve pratik ile kendimiz ve başkalarıyla birlikte nasıl çalıştığımızı anlama kapasitemizi geliştirebiliriz ”
Buna yaklaşıma göre duygusal olarak verdiğimiz yanıtların ve tepkilerimizin çoğu aslında yıllar boyunca tekrar eden alışkanlıklarımızın bir sonucu. İlk adım, duygularımızın nasıl çalıştığını ve bu alışkanlıkların bizi nasıl etkilediğini anlamak. Ardından, zaman ve uygulama ile bu alışkanlıkları değiştirebilir ve duyguları yönetme yeteneğimizi arttırabiliriz.

Duygusal zekanızı geliştirmeli misiniz?

Mayer'e göre eğer bu yönde bir gereksinim hissediyorsanız 'evet, geliştirmelisiniz'. Elbette bazı insanlar diğerlerinden daha duygusal ancak daha az duygusal olan insanlara da toplumda ihtiyaç var. Daha az duygusal olan insanların daha net ve hızlı kararlar alabildiği, daha eylemci oldukları ve bazı alanlarda daha az hata yaptıkları biliniyor. Kısaca bu da pek çok şeyde olduğu gibi bir denge meselesi.

Duygusal zekanın en büyük yararı: Empati

Yüz ifadelerini, ses tonunu, mimik ve jestleri anlayabilmek, başkalarının duygularını çözebilmek duygusal zekayı daha sık kullanmayı gerektiriyor ve bu da empati gelişimine yol açıyor. Empati geliştirmenin en iyi yollarından biri, bolca soru sormak ve konuşmaktan çok dinlemektir. Zaman geçtikçe, başkalarını okumak konusunda daha başarılı olunuyor ve her şeyin ilk başta göründüğü gibi olmadığını çözmek daha az zaman alıyor.
Bariso'ya göre bir ömür boyunca aynı EQ seviyesine sahip olmak veya kazanılan EQ becerilerini hiç kaybetmemek gibi bir durum söz konusu değil. Tıpkı bir kas gibi devamlı kullanılması ve pratik edilmesi gerekiyor.

Çocuklardaki kıskançlığın nedenleri

Çocuklarda görülen kıskançlık duygusu, iyi yönetilememesi durumunda çocuğun gelişiminde sorunlara yol açıyor. Bu duygunun temelinde genellikle anne sevgisini kaybetme korkusunun bulunduğunu belirten uzmanlar, ebeveyn davranışlarının çocuğun gelişimindeki önemine değinerek, özellikle annenin çocuk doğmadan önce diğer çocukları bu duruma hazırlamasının büyük önem taşıdığını belirtti.


Aileye yeni bir bebeğin katılması ile çocuklarda görülen kıskançlık duygusunun doğal olmasına rağmen, iyi yönetilememesi durumunda çocuğun gelişiminde sorunlara yol açabileceğini vurgulayan Uygun, “Çocuklarda kıskançlık duygusunun temelinde genellikle anne sevgisini kaybetme korkusu bulunmaktadır. Kardeş kıskançlığı yaşayan çocuğa karşı ebeveynlerin ve bakım verenlerin davranışları ve kıskançlığı nasıl yönettiği çocuğun gelişimi için önemlidir” diyerek, özellikle annenin çocuk doğmadan önce diğer çocuklara bilgi vererek, onları bu duruma hazırlamasının önemine dikkat çekti. 
Suçluluk duygusu, kıskançlık ve rekabeti pekiştiriyor!
“Kardeş kıskançlığında annenin kaygılanması, öfkelenmesi ve bu durumu geçiştirmesi çocuğun daha fazla kaygılanmasına yol açabilir” diyen Esma Uygun, “Çocuklar annenin duygularını fark etmek ve anlamlandırmakta yetişkinlerden daha hassastırlar. Annenin bu durumda kendi kaygılarını yönetmesi önemlidir. Örneğin; anne, çocuğun kardeşine zarar vereceği endişesini davranışlarıyla veya sözel olarak çocuğa yansıtırsa genellikle çocukta suçluluk duygusu ve öfke oluşturur. Bu da kıskançlık ve rekabet duygusunu pekiştirir. Bu nedenle annenin sakin bir şekilde, suçlayıcı ve cezalandırıcı olmadan durumu yönetmesi gerekir” şeklinde konuştu. 
“Yeni kardeş eve geldiğinde bu taht kavgasının başlangıcı sayılabilir”
Doğal bir duygu olan kıskançlığın iyi yönetilmesinin çocuğun gelişimi açısından çok önemli olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Esma Uygun, “Yeni kardeş eve geldiğinde bu taht kavgasının da başlangıcı sayılabilir” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çocuk, sahip olduğu şeyi kaybetme korkusuyla birlikte kendisinin özel ve önemli olduğuna dair algıyı yitirme korkusu da yaşar. 12 yaşına kadar çocuklar, kardeşi nedeniyle annesinin kendini sevmeyeceğini ya da daha az seveceğini düşünür. 12 yaşından sonra ise daha doğru bir mantık yürütme gerçekleşir. Eğer anne bu süreci iyi yönetebilirse çocuklar açısından bu önemli bir kazanım olur.
Çocuklarınıza sorunlarını çözmeleri için fırsat tanıyın
Çocuklar, gerçek hayatta da bu ve benzer sorunları yaşayacaktır. Ailelerin, ufak kıskançlıklara göz yumarak, çocuğun sorunu çözmesini gözlemlemesi gerekir. Çocuklara rekabet ve kıskançlıkla ilişkili davranış sorunlarını çözmeleri için fırsat tanınmalıdır. Ancak sorun çözülmeyecek noktaya vardığında yetişkinler müdahale etmelidir. 
Yeni doğana ayrılan zaman, büyüğü duygusal olarak yaralıyor!
Ebeveynler doğal olarak yeni doğan bebekle daha çok ilgilenmek zorunda kalır. Eğer ilk çocuk ilgiye çok alıştırıldı ise yeni kardeşin gelmesi çok daha zorlayıcı olabilmektedir. Yeni doğana vakit ayırırken büyük olan çocuk duygusal olarak ihmal edilmemeli ve onunla kaliteli vakit geçirilmeye özen gösterilmelidir. Eğer kaliteli zaman geçirilirse 20 dakika bile çok etkilidir. Yeni bebek geldiğinde eski rutinlerin bozulmaması da önemlidir. Örneğin; uyku öncesinde birlikte kitap okunuyorsa, belirli rutinlerden vazgeçilmesi çocukta terkedilmiş ihmal edilmiş duygusu yaratabilir. Bu durumda içe kapanabilir ya da saldırgan davranışlar sergileyebilir. Bu nedenle evdeki rutin olarak yapılan aktiviteler mümkün olduğunca devam ettirilmelidir.”
Doğumun öncesi ve sonrasında kreşe göndermeyin!
“3 yaş üzerindeki çocukların kreş gibi kendi akranlarıyla birlikte olacağı ortamların oluşturulması gerekir” diyen Esma Uygun, “Ancak bunun yeni bebeğin doğumundan kısa bir süre önce ve sonraya denk getirilmemesi önemlidir. Yeni bebeğin gelmesiyle evden uzaklaştırıldığını düşünen çocuk içe kapanabilir ya da saldırgan davranışlar sergileyebilir” diye konuştu. 
Çocuklar arasında kıyaslama yapmayın!
Yeni bebeğin bakımı konusunda çocuktan ufak tefek yardımların istenebileceğini söyleyen Uygun, “‘Sen de küçükken böyleydin. Bak sen büyüdün, kendi yemeğini kendi başına yiyebiliyorsun. O da büyüyecek senin gibi yapabilecek’ denilebilir ve küçüklük fotoğrafları da gösterilerek geri bildirimde bulunulabilir” dedi. 
Ebeveynlerin farkına varmadan kardeş kıskançlığını pekiştirebileceğini vurgulayan Esma Uygun, çocuğa kardeşin emanet edilmemesi gerektiğini belirterek, sözlerini şöyle tamamladı: 
“Bunlardan biri kıyaslamadır. Bu olumsuz pekiştirme kıskançlık ve rekabete yol açabilir. Yeni doğan bebeğe hediye alırken, diğer çocuğa ‘Senin pabucun dama atıldı’ şeklindeki şakalar çocukta kaygıyı artırmaktadır. Yeni doğan bebeğe hediye alınırken, diğer çocuk da
unutulmamalıdır.”

Çocuklarda yalan konuşma alışkanlığına dikkat

Psikolog Mert Dravor, “Çocuklarda yalan söyleme alışkanlığının nedeni temelde aynı gerekçelere dayanıyor gibi görünse dahi genelde pek çok farklılıklar göstermektedir. Toplumda çocukların yalan söyleme alışkanlığının altında yatan inanış çocuğun dikkat çekme çabası, cezadan kaçınması, bazı menfaatler elde etmesi, ilgi görmek istemesi, çocuğa zor gelen bazı sorumluluklarından kurtulmak istemesi gibi algılanabilir ancak çocukların yalan söylemesinin her yaşta farklı bir anlamı vardır” dedi.
Yalan söyleme davranışı ile hayal gücüne dayalı abartılı ifadelerin birbirine karıştırılmaması gerektiğini belirten Dravor, “35 yaş aralığındaki çocukların hayal güçlerinin geliştiği ve keşfetme alışkanlığını kazandıkları yaş aralığıdır. Bu yaş aralığındaki çocukların söylediği yalanların hiçbir karşılığı olmadığı gibi hiçbir anlamı da yoktur. 35 yaş aralığındaki çocuklar gerçek ile hayal arasındaki farkı anlamlandıramadığından dolayı masum ‘’ uydurmalara ‘’ başvurabilir. Ailelerin, çocuğun ilk 5 yılına kadar yalan söylemesi konusunda endişe etmelerine gerek yoktur. Aileler bu dönemde çocuğun hayallerini “yalan” olarak adlandırmaktan kaçınılmalıdır. Çocuklarda gerçeklik duygusunun kazanılması zaman aldığı ve anlatılan bazı olayların biraz abartılı ve zengin hayal gücüne bağlı gelişen gerçek hikayeler olmadığı unutulmamalıdır. Örneğin dev gibi bir kedi gördüğünü, sindi bebeği ile konuştuğunu söylemesi, sütü kardeşinin döktüğünü söyleyebilir. Çocuklar psikolojik ihtiyaçları nedeniyle gerçek dışı fikir, bilgi, söz ya da hayallere sığınabilir ve bu hayalleri gerçek gibi kabul edebilir” diye konuştu.
İhtiyacı yönelik yalanların 5 yaşından sonra çocuklarda en sık görülen yalan türünün olduğuna dikkat çeken Dravor, “İhtiyaca yönelik yalanlar 5 yaş sonrası çocuklarda görülen en sık yalanların başında gelmektedir. 5 yaş sonrası çocuklarda yalan davranışı aldatıcı olmak için değil ilgi görmek için ortaya çıkabilir ve çocuklar ihtiyaçlarının giderilmesi için sık sık duygu sömürüsü yapmayı tercih edebilirler. Duygu sömürüsü de bir tür yalan ile bağdaştırılır. Örneğin, ilgi bekleyen çocuğun “karnım ağrıyor ” demesi gayet normaldir çünkü karnı ağrıyan çocuk kendisine olan ilginin hat safhaya çıktığını deneyimlemiştir” şeklinde konuştu.
İkinci en sık görülen yalan türünün ise örnek alınan yalanlar olduğunu ifade eden Dravor, “Çocuğunuzun oyuncak istemesi durumunda “paramız yok ” gerekçesiyle geçiştirip biraz sonra alışveriş merkezine kendi özel ihtiyacınız için kıyafet, ayakkabı alma davranışını gösteriyorsanız çocuğunuz da kendi öncelikleri için yalan söylemenin normal olduğunu düşünmeye başlar. Bu gibi durumlarda ebeveynler, çocukları değil; kendilerini sorgulamalıdır. Unutmayın çocukların akıl almaktan çok etraflarında iyi bir rol modele ihtiyaçları vardır” ifadelerini kullandı.
Alışkanlık ürünü yalanların çocuk yalanını aşmış ve masumluğunu kaybettiğini söyleyen Dravor, şöyle konuştu: “Alışkanlık ürünü yalanlar gerçek ile hayal ayrımını yapabilecek olgunluğa gelindiği halde halen devam eden yalan türüdür. Bu tür yalanlar, çocuk yalanını aşmış ve masumluğunu kaybetmiştir. Buna rağmen suçlayıcı veya aşağılayıcı söylemler gerektiren bir durum değildir. Kişinin bu yalanlara neden ihtiyaç duyduğunu analiz etmek gerekir. Bu tür yalanlara başvuran kişilerde genellikle kişilik bozukluğu bulguları vardır. Bu durumlarda bir psikolog tarafından destek alınması şiddetle önerilmektedir”
Yalan söyleyen çocuğa nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunan Dravor, şunları kaydetti: “Yalan söyleyen çocuk muhakkak gelişim sürecinde bir takım olumsuzluklarla karşılaşmış demektir. Anne ve babaların tehditkâr olmamaları, ne söylediğinden çok nasıl söylediğine dikkat etmeleri, çocuklarına karşı ilgili olmaları, çocuğunun öz güvenini arttırmasına yönelik bir takım beceri kazanmalarına yardımcı ve güven hissini elden bırakmamaları çocuklarda görülen yalan davranışında azalmalara yardımcı olabilir. Çocuklarda görülen yalan davranışının bir başka nedeninin ebeveynlerin hatalarından kaynaklanabileceğini unutmayarak, şikayetlerin kontrol edilemeyeceği durumlarda mutlaka bir uzmandan destek almayı ihmal etmeyin” 

KAYNAK

HER TRAVMA BİR KRİZDİR

Psikolog Elif Beydağı, travmanın nedenleri, insanda yaratmış olduğu etkiler ve başa çıkabilme yöntemleri hakkında bilgiler vererek, "Yaşamınıza, vücut bütünlüğünüze, inanç sistemlerinize, sevdiklerinize yönelik olan herhangi bir tehdit insanda travma oluşturabilir" dedi. 

Travmanın geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık hali olduğunu ifaden eden Psikolog Beydağı, "Fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden her türlü olay bizim için travmadır. Travma, hiç beklemediğimiz bir anda ve ne yaparsak yapalım asla hazırlıklı olamayacağımız bir şekilde inen ani bir darbedir. Bizi, geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık halidir. Ayrılık/boşanma, iş kaybı, aile içi şiddet, tecavüz, trafik kazası, ani hastalık ve ani ölümler kişisel travma listesine girer" şeklinde konuştu. 

Psikolog Beydağı, travma sonrası duygusal, düşünsel, davranışsal tepkiler görülebileceğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: 

"Duygusal tepkiler: Şok, üzüntü, öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşrı sinirlilik, çaresizlik duygusal tepkilerdir. Çocuklarda korku ve endişe sıklıkla görülen tepkilerdir. Korku insan hayatını tehdit eden herhangi bir tehlike karşısında verilen normal bir tepkidir. Çocuklar genelde olayın tekrar olmasından, ölümden, ailesinden ayrılmaktan veya yalnız kalmaktan korkabilirler. 

Düşünsel tepkiler: İnanama, düşünce ve dikkat dağınıklığı, unutkanlık, çarpık ve genellemeye dayalı (her şey ve herkes kötü gibi) düşünceler, sık sık beliren imajlar, olayla ilgili görüntüler ve olayı tekrar tekrar yaşama bu tür tepkiler arasındadır. Fiziksel tepkiler: Baş, göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı aşırı duyarlılık, iştah artması ya da azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı gibi fiziksel tepkiler bedenimizin travma karşısında yarattığı belirtilerdir. 

Davranışsal tepkiler: Uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranmak travma karşısında gösterilen davranış biçimleridir. Çocuklar ise; kendi başlarına gidip yatmak istemeyebilirler uykuya dalmakta güçlük çekebilirler, geceleri sık sık uyanabilirler ve/veya kabuslar görebilirler. Böyle zamanlarda çocukların ebeveynlerine yakın olmayı istemeleri ve ebeveynlerin de çocuklarını yanlarında istemeleri gayet doğaldır. Çocuklar stres altında daha küçük yaşlarda yaptıkları davranışlara (alt ıslatma, anneye yapışma, parmak emme gibi) geri dönebilirler. Kısa süreli olarak böyle davranışların belirmesi normaldir. Anne-baba bu davranışlar karşısında aşırı tepki gösterdiği taktirde, daha da uzun süre devam edebilir." 

PROFESYONEL DESTEK ALINMALI Travmalarla başa çıkabilmek konusunda da bilgiler veren Psikolog Elif Beydağı, profesyonel bir destek alınmasının önemli olduğunu belirterek, “Küçük ama gerçekleştirebileceğiniz sorumluluklar/roller edinin, yalnız kalmayın, fiziksel açıdan kuvvetli olabilmek için, kendinizi asla ihmal etmeyin ve iyi beslenin, dinlenmek için kendinize zaman verin, spor yapmak stresi azaltmanın en iyi yollarından biridir; spor yapın, alkolden uzak durun, gösterdiğiniz tepkileri normal kabul edin, başınıza gelenin sizin kontrolünüz dışında geliştiğini ve ne yaparsanız yapın, bu gibi durumlar karşısında hazırlıklı olunamayacağını kendinize hatırlatın, davranışlarınızı gözden geçirin; hayatınızın önceliklerini değiştirin, anlamsız bulduğunuz ve yapmak istemediğiniz şeyleri devreden çıkarın, sizin için önemli olan kişiler ile daha sık görüşün, daha derin ilişkiler kurun, bugünü yaşamaya özen gösterin, yasınızı yaşamak için kendinize izin verin, güçlü gözükmek için çaba göstermeyin, sizi anlayan kişiler ile bağlantınızı koparmayın ve gerekiyorsa lütfen profesyonel destek alın. Unutmayın ki; verdiğiniz tepkiler normal insanların anormal durumlar karşısında verdiği tipik reaksiyonlardır. Siz değil, başınıza gelen durum anormal" ifadelerini kullandı.

KAYNAK

“Cep telefonu bağımlılığı nomofobi yüzünden mutlu değiliz”

Cep telefonu bağımlılığı olarak adlandırılan 'nomofobi' hastalığına değinen Uzman Klinik Psikolog Efsun Tatar, "Hayatlarımız artık çok mutlu değil. Çok fazla doğayla iç içe değiliz. Bunların hepsi nomofobiye yol açabiliyor. Yalnızlık arttıkça nomofobi olasılığı artıyor. Araştırmalar bir insanın özgüvenin düşük olmasının nomofobiye sebep olduğunu söylüyor" dedi.


Nomofobinin telefondan uzak kalamama hastalığı olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Efsun Tatar, "Sevdiğimiz bir insanın yanındayken sürekli telefona bakmak veya aynı evin içinde olduğunuz kişilere mesaj atmak nomofobinin bir belirtisidir" dedi.

Nomofobi'nin dilimize yeni girmeye başlayan bir kavram olduğunu belirten Tatar, şöyle konuştu:

"Aslında buna bir anlamda cep telefonu bağımlılığı da diyebiliriz. Nomofobisi olan kişi telefonunun sürekli gözünün önünde olmasını ister. İnternet bağlantısının kopacağından korkabilir ya da internet paketinin biteceğinden korkabilir. En sık gördüğümüz vakalardan biri, şarjının bitişidir. Ya da bulunduğu yerde telefonun çekmemesinden korkar. Asansöre bindiğinde tekrar tekrar telefonunu kontrol eder. Bazen seanslarda da sıkça görüyoruz, hasta içeriye girerken telefonu şarja takmak ister. Yüzde 30'un altına düştüğü zaman kaygılanmaya başlar. Bu ve bunun gibi belirtilerin görüldüğü kişilere bakarak, kısaca bu durumu telefondan ayrı kalma hastalığı olarak tanımlayabiliriz."

“YALNIZLIK ARTTIKÇA NOMOFOBİYE YAKALANMA OLASILIĞI ARTIYOR”

Nomofobiye sebep olan çok fazla unsur olduğunu belirten Psikolog Tatar, şöyle devam etti.

"Bu hastalığa ilişkin belirtilerden en çok söylenen de çağımızın getirdiği bu yalnızlaşma, yabancılaşma duygusu. Artık gerçek ortamda değil, sanal ortamda var olmaya başlıyoruz. Bu gerçekten çok önemli bir şey. Hayatlarımız artık çok mutlu değil. Çok fazla doğayla iç içe değiliz. Bunların hepsi nomofobiye yol açabiliyor. Yalnızlık arttıkça, nomofobi olasılığı artıyor. Araştırmalar, bir insanın özgüvenin düşük olmasının nomofobiye sebep olduğunu söylüyor. Kendini gerçek ortamda yüz yüze ifade edememe, çekingenlik bunların hepsi nomofobiye sebep olabiliyor. Ama en çok dikkat etmemiz gereken şey ise telefon üzerinden her şeye ulaşabiliyoruz. Bu aslında güzel bir şey ama aslında bir yandan da bazı sıkıntıları doğurabiliyor. Telefon üzerinden konuşuyoruz, telefon üzerinden sosyal medyada bir şeyler paylaşıp bir şeyleri görüyoruz. Haberleri oradan takip ediyoruz kısaca bilgiye oradan ulaşıyoruz. Ve telefonun içinde barındırdığı şeyler arttıkça, haliyle buna bağımlı olma olasılığımız da artıyor. Güzel bir söz vardır; 'Bir ürün bedavaysa aslında orada satılan ürün sizsinizdir' Kullandığımız sosyal medya mecralarının hepsi bedava ve aslında orada biz satılıyoruz. Bedava kullandığımız bir hizmet için aslında bakarsak binlerce mühendis, binlerce insan bu büyük teknoloji için çalışıyor. Aslında orada ürün biziz. Hepimiz bazen bunu fark ediyoruz. İnternette bir ürün, bir şey arıyoruz ve sonrasında sürekli bu ürün önümüze düşmeye başlıyor."

“TELEFONUN DİĞER CİHAZLARA GÖRE KÜÇÜK OLMASI BAĞIMLILIĞI ARTTIRIYOR”

Telefonun televizyon ve bilgisayara göre daha küçük olduğunu ve bu nedenle bağımlılığının daha da arttırdığını belirten Tatar, şunları söyledi:

"Televizyon ve bilgisayar bağımlılığı da var ancak telefon bağımlılığı çok daha elverişli bir şey. Bu durum büyük yaş gruplarında da daha büyük bağımlılıklara neden olabiliyor. Çünkü telefon sürekli elimizdedir. Seyahat ederken, televizyon izlerken. Çok büyük yaş gruplarında bilgisayar bağımlılığını pek görmeyiz, ama telefon bağımlılığını görürüz. Neden, çünkü telefon kişinin sürekli elindedir."

“BİR NEDEN YOKKEN SIK SIK TELEFONU ELİNE ALMAK NOMOFOBİNİN BELİRTİSİ”

Nomofobinin belirtilerinden de bahseden Psikolog, konuşmasına şöyle devam etti:

"Kişi nomofobi olup olmadığına dair; ilk olarak sabah kalkar kalkmaz telefonlarına bakıyor mu, gece yatarken telefonları yanlarında mı, yastığın altında mı yastığın yanında mı, en azından hemen ulaşılabilecek bir yere mi koyuyorlar? Bunlara bakmaları lazım. Bunu söyleyince insanlar, 'Ama sabah telefonun alarmıyla kalkıyorum o yüzden telefon ulaşılabilir olmak zorunda' diyor. Ama aslında telefon ulaşılabilir olmak zorunda değil. Bir tane alarmlı saat alıp bu sorunu çözebiliriz. Bunun dışında yeni tanıştığımız kişilerle sosyalleşmek yerine, onlara kendimizden bahsedip konuşmak yerine, yeni girdiğiniz bir ortamda hemen kapanıp telefona sarılıyoruz. Bunlara ayriyeten sevdiğiniz yanınızdayken sürekli telefona bakmak ya da çok yakınınızla aynı evin içerisinde olduğunuz kişilere mesaj atmakta nomofobinin bir belirtisidir. Sürekli şarj aleti arama, şarj aletinin yanınızda olmasını isteme yine nomofobinin belirtilerindendir. Onun dışında hiçbir amaç yokken, sık sık eline telefonu alıp, mesajları kontrol etme, sosyal medya hesaplarına bakma, yeni bildirim var mı veya yeni bir şey olmuş mu buna bakma nomofobide en sık rastladığımız belirtilerden biridir."

“BANYOYA VE TUVALETE TELEFONLA GİTMEK NOMOFOBİ BELİRTİSİ OLABİLİR”

Sosyal medyada alınan beğeniler üzerinden kendini iyi ya da kötü hissetme durumunun da nomofobinin belirtilerinden biri olduğunu vurgulayan Tatar, "Banyoya giderken, tuvalete giderken telefonunuzu yanınıza alıyor musunuz? Orada onunla zaman geçiriyor musunuz? Gece yatarken telefonunuzun interneti açık kalıyor mu? Bunlar da önemli bir şey. Çünkü normalde gece uyumamız gerekir, internetin açık olmasının bize hiçbir faydası yok. Ama insanların birçoğu telefonunun internetini açık bırakıyor. Telefon görüş alanınızın dışına çıktığında kaygılanıyor musunuz? Bu durumu seanslarda bazen görüyoruz. Özellikle ergenlik çağındaki çocuklardan telefonlarını dışarıda bırakmalarını istediğimizde gerilmeye başlarlar. Aslında telefonun nerede olduğunu biliyor, ama kendini o an sıkıntılı ve gergin hissetmeye başlıyor. Bu ve bunun gibi şeyler belirtilerdir. İnsanlar da bunlardan ne kadar bende var diye düşünebilirler."

“KİŞİ NOMOFOBİYE YAKALANDIĞINI KABUL ETMEZ”

Bütün bağımlılıklarda olduğu gibi nomofobide de kişinin telefona bağımlı olduğunu kabul etmediğini belirten Psikolog, şöyle konuştu:

"Çoğunlukla diğer alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı gibi bağımlılıklarda da hepsinde benzer bir tablo izlenir. Hasta bağımlılığını kabul etmez. Çevresindekiler hastanın telefonla çok vakit geçirdiğini ve buna bağımlı olduğunu söylerler. İlk önce bunu kabullenmek çok önemlidir o yüzden de bu belirtileri dinleyen herkes çevresinde yaşayan bazı insanların böyle olduğunu düşünecektir. Ama kendisinde de var mı, önce bir bakması lazım. Çünkü kendisi kabul etmediği sürece herhangi bir destek alması, ya da yol katetmesi mümkün değildir."

“İŞİ GEREĞİ TELEFON KULLANANLARDA RİSK DAHA YÜKSEK”

Meslekleri gereği kişilerin telefon kullanma zorunluluklarının bu kategoriye girmediğini de belirten Tatar, şunları söyledi:

"Günümüzde hepimiz telefon kullanıyoruz, ancak kurduğumuz ilişkinin amacı, sonucu nedir? Biraz buna bakmamız gerekiyor. Yani herhangi bir zamanda bir görüşmeyi ya da randevuyu planlarken bazen bilgi edinmek için telefonu hepimiz kullanıyoruz. Ama burada sıkıntı, telefonla kurduğumuz ilişki, artık sağlıklı olmaktan çıkmış mı? Bir bakmamız gerekiyor. Telefon sanki bizim elimizdeki bir alet değil de biz onun elindeki bir alet mi olmaya başlamışız gibi bir düşünmemiz gerekiyor. Başka şeylerin yerine eğlence olarak da daha çok telefonu mu tercih ediyoruz, bunlara bakmamız gerekiyor. Bazı meslek gruplarından kişiler, telefonlarını normal şartlara göre daha yoğun kullanabiliyor. Bu normal bir şey, burada bir amaca hizmet ediliyor. Ama onların da telefon bağımlılığı olma olasılığı da aslında biraz yüksek. Çünkü telefon, bu kişilerin sürekli ellerinde. Yani bir kişi işinden ötürü telefon konuşması yaptıktan 10 dakika sonra tekrar telefon görüşmesi yapana kadar telefonu ellerinden düşürmüyor. Bu da normal insanlara göre telefon bağımlılığı olma riskini daha da yükseltiyor. Nomofobi hastalığı gelişmiş ülkeler için yüzde 60, gelişmekte olan ülkeler ise bu oran yüzde 30-40 civarında. Türkiye aslında şu anda biraz arada bir yerde. Çok küçük yaşlarda çocuklara telefon alınıyor. Telefonu olmaması gereken çocukların son birkaç yıldır ellerinde telefon görülüyor. Gittikçe akıllı telefon sahibi olma yaşı da düşecek. Ve düştükçe bunu kontrol etme olasılığımız daha da azalacak. Yani 30 yaşında bir insanın kendini kontrol etme becerisi ile 10 yaşındaki çocuğun aynı olmadığı için muhtemelen önümüzdeki birkaç yıl içinde hastalığın oranı daha da artacak."

Stresi azaltan yiyecekler listesi

Günümüz koşullarına uyum sağlayabilmek adına yaşanılan stres, insanlar için başlı başına bir sorun kaynağıdır. Stres, kişiyi farkında olmadan sağlıksız beslenmeye itebilir.

Yapılan araştırmalara göre; insanlar stres altındayken daha fazla kahve içme, öğün atlama, pratik besinlere (fast food vb.) yönelme, su içmeyi ihmal etme, alkol veya tatlı tüketimini arttırma gibi yanlış beslenme davranışlarına yönelebilirler. Diyette yapılacak düzenlemelerle stresi en aza indirmek mümkün olabilmektedir. Peki, bu besinler hangileri?

Tam tahıllar

Stres faktörlerinden bir tanesi magnezyum eksikliğidir. Tam tahıllı besinlerde bol miktarda magnezyum bulunur. Ayrıca karbonhidratlar beyinde serotonin hormonu salgılanmasını sağlayarak ruh halini iyileştirebilir. Tam tahıllı besinlerin sindirimi daha uzun sürdüğünden açlık hissini azaltır ve uzun süreli tokluk sağlar. Bu yüzden beslenmenizde tüketeceğiniz beyaz ekmeğin yerine tam tahıllı ekmek tercih edilmelidir.

Muz

Muz, serotinin üretiminde gerekli maddeleri içerdiğinden stresi azaltarak ruh halini olumlu etkiler.

Avokado

Muzda olduğu gibi yüksek oranda içerdiği potasyum minerali ile kan basıncını ayarlayarak stresi azaltır. Ayrıca içerdiği doymamış yağlar ile kalbi koruma özelliğine de sahiptir.

Balık

Yüksek omega 3 içeriğiyle adrenalin ve kortizol hormonlarını düzenleyerek stres seviyesinin azalmasına yardımcı olur.

Badem ve Fındık

Çinko, B ve E vitaminleri ve magnezyum içerikleriyle strese karşı yatıştırıcı özellik gösterirler.

Süt ve Yoğurt

Kalsiyum, ruhsal dalgalanmaları azaltmakla birlikte anksiyete, huzursuzluk ve premenstrüel sendromun etkilerini de azaltır.

Yaban mersini

Antioksidan ve C vitamininden zengin olan yaban mersini stresi azaltarak ruh halini düzeltir.

Turunçgiller, maydanoz ve yeşil biber

C vitamini içerikleriyle adrenalin seviyesini arttırarak stresi azaltmaktadırlar. Ayrıca yeterli miktarda C vitamini alınması stres hormonu olan kortizolün normalizasyonunu sağlamaktadır. Bilinenin aksine yeşil biber, portakal ve mandalinaya kıyasla daha yüksek C vitaminine sahiptir.

Bitki çayları

Melisa

Stresi azaltarak uykusuzluğa iyi gelmektedir ayrıca vücuttaki radyasyonu azaltarak çevresel hasarı en aza indirmektedir.

Papatya, adaçayı ve yasemin

Uykusuzluk ve yorgunluğa iyi gelerek stresi minimuma indirir.
Fazla kalori alımının kilo alımına neden olduğu, fazla kilonun da vücutta strese yol açtığı unutulmamalıdır. Bu nedenle porsiyon kontrolüne dikkat edilmelidir.