22 Haziran 2017 Perşembe

Bağımlılıkla savaşta aile soğukkanlı olmalı!

Uyuşturucu madde tuzağına düşen gençlerin görüntüleri toplumu tedirgin ediyor. Çocuğunun madde kullandığını öğrenen ailelerde öfke, utanç, suçluluk, kızgınlık ve kaygı gibi birçok duygu bir arada yaşanıyor. Uzmanlar yaşanan bu duyguların bağımlılık tedavisi sürecinde çoğu zaman bozucu etki oluşturduğuna dikkat çekiyor. Bu sebeple ailelerin öncelikle soğukkanlı davranmaları gerekiyor!

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi, NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Gül Eryılmaz, madde bağımlılığı ile mücadelede ailelerin tutumlarının önemine işaret etti.
Tedavi kısmında ailelerin sıklıkla sorduğu sorunun “Yakınıma nasıl davranmalıyım?" olduğunu belirten Doç. Dr. Gül Eryılmaz, bu soruyu iki dönem için ayrı cevaplandırmak gerektiğini söyledi.
Doç.Dr. Gül Eryılmaz, şöyle konuştu:
1-Kullanımı ilk öğrendiğim zaman yakınıma nasıl davranmalıyım?
“Aileler yakınlarının madde ya da alkol kullanımlarını öğrendiklerinde, ‘Bunu bize nasıl yapar, biz nerede hata yaptık, mutlaka bir yanlışlık olmalı, o bunu yapacak biri değil ya biri duyarsa herkese rezil oluruz’ gibi düşünebilirler. Bu düşünceler ailelerin öfke, suçluluk, kaygı, utanç gibi yoğun ve zor duygular yaşamasına sebep olur. Bu duygular son derece doğaldır ve duyguların yaşanması kontrol edilemez.
Soğukkanlı olunmalı
Bağımlılık sürecinde ailelerin yaşadıkları yoğun duyguların yakınlarına karşı davranışlarını etkilemesi tedavide çoğu zaman bozucu etki yaratmaktadır. Bu sebeple ailelerin öncelikle bu tür öfke, suçluluk, utanç ve kaygı gibi duygularını davranışlarına yansıtmadan soğukkanlı davranmaları gerekmektedir.”
Net kurallar konulmalı, yaptırımlar uygulanmalı
Ailelerin soğukkanlı ve net tutumlarının, madde kullanan kişide, kullanımının onaylanmadığı ve devamı durumunda sorunlar yaşayacağı düşüncesi yaratarak madde kullanımını bırakma kararı almasına yardımcı olacağını ifade eden Doç. Dr. Gül Eryılmaz, “Bunun için ailelerin, kişiyle sık sık tartışmalar yaşamak yerine net kurallar belirleyip bu kurallara uyulmaması durumunda önceden belirlenmiş yaptırımları uygulamaları gerekir. Kişi kullanımına bağlı bir sorun yaşamadığı taktirde kullandığı maddeyi bırakmak istemeyecektir” dedi.
Sonuçları gizlemeye çalışmayın
Doç. Dr. Gül Eryılmaz, "Ya çevre duyar da yakınım rezil olursa" diye kullanıma bağlı olumsuz sonuçları gizlemeye çalışmanın durumu daha kötü bir hale sokacağını ifade ederek “Madde kullanan kişi adına okul devamsızlığını çözen, işe gitmeyen yakını için patronunu arayıp bahaneler söyleyen, faturaları ödenmezse elektriksiz kalır deyip faturalarını ödeyen, işe gitmediği için harçlık veren aileler aslında farkında olmadan yakınlarının kullanımlarının sürmesine sebep olmaktadır. Bu davranışları olan ailelere sıklıkla söylediğimiz, ihtiyaç olmadan değişim olmadığıdır. Eğer kişi, kullanımıyla ilgili sorun yaşamazsa asla bırakma ihtiyacı hissetmeyecektir” uyarısında bulundu.
2- Yakınım maddeyi bıraktı, şimdi nasıl davranmalıyım?
Bağımlılığın tekrarlayan bir hastalık olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Gül Eryılmaz, kişinin maddeyi bırakmasının ardından ailenin bu konudaki desteğinin önemli olduğunu söyledi.
Eryılmaz, şunları ifade etti:
“Kişi kullanımı bıraktıktan sonra bir çok sebeple tekrar kullanıma başlayabilir. Tekrar başlamayı etkileyen tek faktör kişinin motivasyonudur. Motivasyon sabit değildir. Zaman içerisinde azalıp artabilir. Bırakma motivasyonu yüksek bir kişi maddeyi bırakır ancak geçen zaman içerisinde alkol/maddesiz hayatta zorlandığını düşünmesi, ilişkilerinde sorunlar yaşaması gibi birçok sebeple motivasyonu azalabilir ve tekrar kullanıma başlayabilir. Bu yüzden bırakma sürecinde ailenin yaklaşımı ve kişiyle ilişkilerinin kalitesi bu motivasyonu yüksek tutmaya yardımcı olacaktır. Aileler en çok bu dönemde zorlanırlar. Bir çok aile kullanımı bırakan yakınlarının artık tekrar kullanmayacağını, alkol ve madde kullanma düşüncesinin tamamen sonlandığını, bir daha böyle bir düşüncenin olmayacağını düşünür. Ancak ne yazık ki bu büyük bir yanılgıdır. Ailere bu dönemde sıklıkla vurguladığımız, ne söylediğinizin değil nasıl söylediğinizin önemli olduğudur.”
Ailelerin en çok zorlandığı durumlar
Doç. Dr. Gül Eryılmaz, ailelerin bu dönemde baş etmekte en çok zorlandığı durumları ana başlıklarıyla şöyle sıraladı:
Uzun bir aradan sonra yakınının madde / alkol kullanımı olduğunu gören aile: Bu durumda aileler yoğun bir hayal kırıklığı ve öfke yaşarlar. Bütün tedavinin bittiğini, artık başa döndüklerini düşünürler. Bu düşünce ve duygularını yakınlarına aktardıklarında, çoğu zaman bu konuşma tartışmayla bitmektedir. Böyle bir durumda yakınlarıyla tartışmak yerine onları anlamaya çalışmalarını öneriyoruz. Uzun bir dönem kullanımı olmadığı için öncelikle yakınını tebrik etmek ve sonrasında ne oldu da tekrar kullanıma ihtiyaç duyduğunu sormak daha yapıcı bir çözüm olacaktır.
Madde/alkol kullanımından şüphelenen aile: Birçok aile yakınlarının alkol/maddeyi bıraktıktan sonra her an kullanımın tekrar olacağını düşünerek kaygılanır. Kaygı normaldir ancak bu şüphelerini emin bir şekilde yargılayıcı ya da suçlayıcı bir ifadeyle belirtmeleri çoğu zaman yakınlarıyla tartışmalara sebep olmaktadır. Çoğu zaman bu tartışmalar sonrası kişi, kendisine güvenilmediğini düşünerek tekrar kullanıma dönmeyi düşünebilir. Eğer aileler yakınlarının madde kullanımından şüpheleniyorsa bu kaygılarını yargılamadan, suçlamadan ben diliyle anlatmaları daha uygun olacaktır.
İstekleri olmazsa tekrar madde /alkol kullanacağıyla ilgili tehdit edilen aile: Aileler, yakınlarının sık sık kendilerini madde /alkol kullanımıyla ilgili tehdit ettiğini düşünüyorsa bu durumda iki noktaya dikkat etmek gerekir: Kişi kullanım yönünde aileyi tehdit ediyorsa bu durumda kişinin bırakma motivasyonunun tam olmadığı düşünülebilir. Bu yüzden olası bir kullanım, ailenin o bahsedilen davranışı yapmamasından değil, kişinin motivasyonunun zaten azalmış olmasından kaynaklanır. İkinci bir nokta, bu durumun yaşanması ailenin, kişinin kendisinden daha çok kullanımı önemsemekte olduğunu gösterir. Bu da kişinin bırakmanın sorumluluğunu alamamasına ve bir süre sonra tekrar kullanmasına sebep olabilir. Böyle bir durumda ailenin tehtidlere soğukkanlılıkla cevap vermesi, kişinin isteklerini uygun bir dille reddetmesi ve kullanım kararının kendisine ait olduğunu vurgulaması önerilir.
Tedavisini/ilaçlarını bırakmak isteyen, özel günümde içmek istiyorum diyen yakını olan aile: Son olarak ailelerin sıklıkla yaşadığı bir başka konu da yakınlarının ilaç kullanımlarını, doktor görüşmelerini bitirmek istediğini söylemesi ya da doğum günü, düğün, yılbaşı gibi özel günlerde kullanım talep etmeleridir. Bu durumlarda ailelerin kaygıları artmaktadır. Ve yakınlarına kendi sorumluluğunda olmayan cevaplar ve sözler vermektedirler. “Bir kere kullan bir daha kullanmak yok ama" diyen aile de "Hayır asla kullanamazsın" diyen aile de yanlış yapmaktadır. Bu sorulara cevap vermek kullanımı olan kişiyle gereksiz tartışmalara girmeye ve ilişkilerini bozmalarına sebep olur. Kişinin bıraktıktan sonra tekrar kullanımının olup olmayacağı, ilaçlarını ne kadar kullanacağı ya da tedavinin ne kadar süreceğinin kararı tedavi ekibinin vereceği kararlardır. Ailelerin bu konularda yorum yapması kişinin tedavisini ve bırakma sürecini olumsuz etkilemektedir. Böyle bir durumda ailelerin net bir tavırla bu konuda yorum yapma haklarının olmadığını söyleyerek bu soruyu tedavi ekibine sormasını istemek en uygun yaklaşımdır.”

KAYNAK

Sınırlar ve İç İçe Geçme Üzerine

Temas, kişi ve çevre arasındaki sınırda kurulur. Sınırın olmaması ise iç içe geçme durumudur. Perls (1973, akt: Daş, 2014), iç içe geçmeyi hücreler üzerinden örnek vererek açıklamıştır. Hücrelerimizin hepsi zarla birbirlerinden ayrı bulunur ve bu zar sayesinde neyi içlerine kabul edecekleri ve neyi reddedecekleri belirlenir. Eğer hücrelerimiz iç içe geçmiş olsalardı diğer bir deyişle aralarındaki sınırlar kalkmış olsaydı hiçbiri kendi işlevlerini gerçekleştiremeyeceklerdi. Bu örnekten yola çıkarak birey için de iç içe geçme durumunun olması ve sınırların ortadan kalkması teması ve dolayısıyla bütünleşmeyi ve gelişmeyi engeller diyebiliriz.
İç içe geçme bir yemek ile, iş ile, ev ile, anne ve bebek arasında, dernek ve kulüpler ile, toplumla ve bir başka kişiyle yaşanabilir. Evleriyle iç içe geçen kişiler, evleri dağınıkken kendileri de dağınıkmış gibi hissederler. İşleriyle iç içe geçen kişiler, uzun saatler çalışabilir ve her şey yolunda gittiğinde kendilerini iyi hissedebilirler. Toplumla iç içe geçen kişi; kendisini duruma göre şekillendirir, bu da benlik kaybına sebep olur. Ait olduğu topluluğa söylenen bir sözü ona söylenmiş gibi algılar, kendisi ile topluluk arasına sınırlar koyamaz. Buna fanatik taraftarlar örnek olarak verilebilir, maç esnasında kendi takımlarıyla iç içe geçtikleri için karşı takımın oyuncularının veya hakemin davranışlarını kendilerine karşı yapılıyormuş gibi algılayabilirler. İç içe geçilen kişi ise yakınlık ve aşırı duygusal bağlılık hissedilen ebeveynsel bir figürdür; partner, kardeş, en yakın arkadaş ve ebeveyn olabilir. Kişinin toplumla veya başka bir kişiyle iç içe geçmesi özerkliğinin ve bireyselliğinin gelişmediğini gösterir. Kişi bireyselleşme ya da sosyal açıdan gelişme yerine iç içe geçmeyi ve yapışmayı tercih etmiştir. Örneğin; annesiyle iç içe geçmiş birisi, her şeye onun yerine annesinin karar vermesini isteyebilir. Başka bir örnekle, en yakın arkadaşına her şeyini anlatır ve karşılığında onun da anlatmasını bekler. Bu kişiler, başkalarının desteği olmadan duygusal açıdan ayakta kalabileceklerine inanmazlar çünkü birlikteyken tek bir kişiymiş gibi hissederler. Tek bir kişiymiş gibi hissetmek kişinin kendi düşüncelerinin, duygularının, isteklerinin, ihtiyaçlarının ve bedeninin farkında olamamasına sebep olur. Gelişmemiş benliklerinden ötürü, kendi içlerinde bütünleşmiş hissedemedikleri için bir başkasıyla bütünleşme ihtiyacı duyarlar. Clarkson’a göre (1991, akt: Daş, 2014), iç içe geçme ihtiyacının temelinde sevilmeme, beğenilmeme ve terk edilme korkusu vardır ve bu korkularından dolayı kişi adeta ötekine yapışır. İç içe geçilen kişiye sınırlar koymak ise yanlış bir şeymiş gibi görülür, kişi kendini suçlu hisseder.
İç içe geçmenin kökeninde; anne-babanın çocuğu birey olarak görmemeleri kendi uzantıları gibi algılamaları ve bu sebeple de çocuğun yerine kararlar vermeleri vardır. Çocuğun ayrışmasına ve bireyleşmesine izin vermezler (Perls, 1973; akt: Daş, 2014). Anne-babalar ancak çocuk onlarla iç içe geçtiğinde, onların istediği gibi davrandığında çocuğu onaylarlar ve desteklerler. Çocuğun onlardan farklı olan taraflarına, düşüncelerine ve isteklerine tahammül edemezler (Daş, 2014). Terapide amaç; danışanın ebeveyn figürüne benzeyen ve farklı olan taraflarını görmesini sağlamak, sınır koyabilme becerisini geliştirmek ve ayrışmanın gerçekleşmesine yardımcı olmaktır. Bireyin düşünceleri, görüşleri ve istekleri gibi ebeveyn figüründen farklı olan tarafları ve bir yandan da ebeveyn figürüne benzer tarafları ortaya çıkarılır. Ebeveyn figüründen farklı olduklarını hissettikleri geçmiş yaşantılar hatırlanır ve ebeveyn figürüne gerçek duygularını terapi odasında dile getirmeleri sağlanır, sınır koyma üzerine canlandırmalar yapılır. İç içe geçmiş/yapışık çocuk ile sağlıklı yetişkin arasında diyalog kurdurularak ayrışmanın gerçekleşmesi sağlanır (Young ve ark., 2013).
Sağlıklı ilişkilerde belirli bir ritim vardır; yaklaşma, uzaklaşma, tekrar yaklaşma ve uzaklaşma şeklinde devam eder. Bu ritim içerisinde temas sağlandığı sürece kişiler arasında yaşanan iç içe geçme sağlıklıdır ve ihtiyaçlar karşılandığı için uzaklaşma yaşanır. Tekrar iç içe geçme de sağlıklı bir şekilde yaşanır çünkü korkulacak bir durum yoktur. Ancak kişi sürekli bir iç içe geçme durumunda kalırsa uzaklaşamadığı için tekrar yaklaşma ve bir araya gelmeyi deneyimleyemez. Temas engellenmiş olur ve temasın olmadığı yerde bütünleşme ve büyümeden bahsedilemez. Daş (2014), aşık olmanın iç içe geçme yaşantısı olduğundan bahsetmiş, erken dönemde anneyle yaşanan iç iç geçme ile yetişkin dönemde partnerle yaşanılan iç içe geçmenin benzerliğinin altını çizmiştir. Polster ve Polster (1974; akt: Daş, 2014) iç içe geçmenin yalnızca aşık olunan kişi ile değil sevgi ilişkisinde de ortaya çıkabileceğini ve kişiye aitlik ile güvende olma duygusunu yaşattığını belirtmişlerdir.
İç içe geçmenin sağlıksız olduğu ilişkiler ise bireyselliğe, farklılıklara ve bu sayede ilişkinin zenginleşmesine izin vermeyen ilişkilerdir. Bu ilişkilerin sıkıcı ve monoton olması kaçınılmazdır çünkü temas engellenmiştir ve dolayısıyla heyecan ortadan kalkmıştır. Sonuç olarak; ilişkideki daha güçlü olan taraf ilişkiyi sonlandırır. İç içe geçme ihtiyacı olan kişiler, kendilerine güçlü partnerler seçerler ve kendilerini onların hayatının içine bırakırlar. Bu tür ilişkilerde yıldız olan partnerdir, iç içe geçen kişi ise onun yörüngesinde bir uydu olur. Güçlü partner ebeveynsel bir figürdür ve tanıdık olanı seçmek kişi için rahatlatıcıdır fakat şemalar tam da buradan beslenir. Terapinin bir başka amacı ise danışanın iç içe geçme ihtiyacını besleyen partner ve arkadaş seçimlerini fark etmesini sağlamak ve farklılaşmasına, kendini ifade etmesine ve temas içerisinde olmasına katkı sağlamaktır. Terapi süreci içerisinde birey kendi duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını fark edebilen ve onlara sahip çıkabilen ve tüm farklılıklarıyla birlikte sevilebileceğine, beğenilebileceğine, kabul edilebileceğine ve var olabileceğine inanan, kendine ve başkalarına farklılıklarından dolayı saygı duyabilen, kendi kendini destekleyebilen, özgür bir birey haline gelmektedir.
Psk. Eda YILMAZ
Klinik Psikolog Adayı
Yararlanılan Kaynaklar:
Daş, C. (2014). Bütünleşmek ve Büyümek Geştalt Terapi Yaklaşımı (5.Baskı). Ankara: HYB.
Young, J.E., Klosko, J.S. & Weishaar, M.E. (2013). Şema Terapi (2. Baskı), (T.V. Soylu, Çev.) İstanbul: Litera.

Psikologların Hayata Bakış Açısı

Psikologların insanların davranışlarını ve zihinsel süreçlerini ele alan insanlardır. Peki psikologların hayata bakış açısı nedir? Bizim gibi mi bakarlar, acaba nasıl bakarlar? Ülkemizde Psikologlar, belli bir teorik eğitim aldıktan sonra uygulamalı olarak çalışmaya başlıyorlar. Çalıştıkları alanla ilgili ekstra eğitimler alabiliyorlar. Çeşitli seminerler, konferanslar, sempozyumlar, kongreler ve günlere katılım sağlarlar. Bol bol kitap okurlar. Kitaplar bakış açımızı genişletir. İnsan kompleks bir varlıktır. Dolayısıyla psikolog her zaman gelişim içerisinde olmalıdır. Güncel gelişmeleri takip etmelidir. Tabii ki psikologların da kendilerine ait özellikleri vardır. Sonuçta bu bir meslektir. Ama genel olarak her mesleğin bir gereği vardır. Örneğin eğer terapi veriyorsa en azından terapi sırasında gerektiği gibi hareket etmelidir. Yani görüşlere saygılı olmayan, karşısındakiyle empati kuramayan bir psikolog düşünülemez. Bunlardan yola çıkarak psikologların hayata bakış açıları için neler söyleyebiliriz? Her yönden düşünmeye çalışırlar. Aldıkları eğitimlerle, gördükleri danışanlarla ve kendilerini geliştirmekle bunu gerçekleştirmeye çalışırlar. Objektif yani tarafsız olmaya çalışırlar. Örneğin iki çift psikologa gittiklerinde psikolog, her ikisine eşit seviyede yaklaşır. Onları değerlendirirken taraf tutarak bakmaz. Çözüm odaklı karşıdaki çiftin farkındalığını arttıracak girişimde bulunur. Dolayısıyla bakış açıları geniştir. Bireysel ve toplumsal bir olay karşısında analiz yapabilirler. Olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini çözmeye çalışırlar. Psikolojik rahatsızlığınız var ve bunu hangi kavramla ifade edeceğinizi bilmeyebilirsiniz ama psikologlar aldıkları eğitimler ve gördükleri danışanlar sonucunda bunların ne olduklarını, semptomlarını bilirler. Psikolog, bir davranış hakkında çok tecrübesi ve birikimi yoksa kesin bir sonuca varmaz. Yani siz psikoloğa gittiniz ve size, siz kesin şu’sunuz demez. Elde yeteri kadar veri olmalıdır. Test, görüşme, analiz vs. Felsefi bakış açıları olan insanlardır. Toplumun veya bireyle ilgili bazı konulara, sorunlara farklı açıdan bakarlar. Sorunun köküne inmeye çalışırlar. Siz ona bir şeyler anlattığınızda daha çok anlatasınız gelebilir . Filmleri psikolojik açıdan yorumlayabilirler. Son olarak psikologlar hayata “sevgi” ile yaklaşırlar. Bu listeye uzatabiliriz ama genel olarak söyleyebileceğimiz bunlardır. Psikologların hayata bakış açıları göründüğü gibi farklıdır çünkü çeşitli eğitimler, görüşmeler vs. sonucunda doğal olarak bu gelişir. Zaten düşünsenize insanın davranışları üzerinde çalışıyorsunuz, bu çok zor bir şey olsa gerek. Sevgiyle kalın 

KAYNAK

İnsan Psikolojisinin Derinliklerine İnen 8 İlgi Çekici TED Konuşması

İnsan, garip düşüncelere dalabilen, bazen tuhaf hareketleriyle hatalarıyla özel kılınan bir varlık. Düşünce sistemimiz, psikolojimiz farklılık gösterirken, iç yapımızın karmaşıklığı bir yandan bizleri büyüleyici de kılabiliyor.
Psikolojimizi etkileyen en büyük şeylerden biri kuşkusuz çevremizdeki insanların iç dünyamıza etkileri. Bunun yanında hafızamız ve kendimizi tanıtma isteğimiz bizleri farkında olmadığımız bir maratonun içine sokuveriyor. Tüm bunlara çözüm kaynağı olarak en havalı ve eğlenceli psikolojik TED konuşmalarını sizler için derledik.
Not – Videoları Türkçe altyazılı izlemek için sağ alt köşedeki altyazı butonuna basmanız yeterli.

1. Birbirimizin zihinlerini nasıl okuyoruz? Beyin nasıl ahlaki kararlar verir?- Rebecca Saxe


Sinirbilimi profesörü Saxe’ye göre insanların zihinlerini okumak için tarot kartlarına veya ESP’ye ihtiyacımız yok. Faydalı olarak işleyen bir sağ temporo-parietal kavşak kısmımızın iyi işler çıkarabileceğini söylüyor. Saxe, konuşmasında, bu beyin bölgesinin insanların diğer insanların duygularını, düşüncelerini ve motivasyonlarını caydırıcı bir şekilde iyi almasını nasıl sağladığını açıklıyor.

2. Deneyim ve Hafıza arasındaki bilmece- Daniel Kahneman


Nobel ödüllü Daniel Kahneman, hafıza ve deneyimleri bir arada tutmanın ikisinin de aynı derecede maksimize edilmesinin faydalarına değiniyor.

3. Seçim Paradoksu – Barry Schwartz

Batı toplumlarının temel inançlarından birini hedef alıyor: seçme özgürlüğü.

4. Dan Ariely soruyor, kararlarımız kendi kontrolümüzde mi?

Davranışsal ekonomist Dan Ariely klasik görsel yanılsamalar ve beklenmedik (bazen de şok edici) araştırma bulgularıyla kararlarımızda pek de düşündüğümüz kadar akılcı olmadığımızı gözler önüne seriyor.

5. Dan Ariely: Yaptığımız işte bize kendimizi iyi hissettiren nedir?

Davranışsal ekonomist Dan Ariely bizim işimizde anlam hakkındaki beklenmedik ve ince farkları olan davranışlarımızı ortaya çikaran iki ufuk açıcı deney sunuyor… Bir soralım kendimize gerçekten kontrol bizde mi? Gerçekten bizde olduğunda iyi hisseder miyiz? Ya da ediyor muyuz?

6. Mihaly Csikszentmihalyi: Akış üzerine

‘Hayatı ne yaşanır kılar?’ diye soruyor. Konuşmasındaki en dikkat çekici kanıtlama ise paranın gerçekten de insanı mutlu edemeyeceği. En azından çoğu insanı…

7. Brene Brown: Kırılganlığın gücü

Brene Brown insandaki yakınlık duygusu üzerinde çalışıyor – empati, ait olma, sevme yeteneklerimiz ve kendimizi tanıtma isteğimiz.

8. Philip Zimbardo: Sıradan insanlar nasıl canavara dönüşürler…veya kahramana dönüşürler

Philip Zimbardo sıradan insanların kolayca kötü adamlara dönüşüvereceklerini biliyor. Konuşmasında Ebu Garip davası ile ilgili izlenimlerini ve şimdiye kadar görülmemiş fotoğraflarla bizleri etkileme yöntemini iyi kullanarak şaşırtıyor.

Son karar adayın olmalı!

Psk. Dan. Ece Tözeniş, tercih dönemini sağlıklı ve doğru bir kararla bitirmek için bu dönemde adayların yoğun bir şekilde araştırma, okuma ve değerlendirme yapması gerektiğini söylüyor. Tözeniş tercih yapacak adaylara şu uyarılarda bulunuyor:

Doğru tercih için önce kendini tanı!
“Buna kendinizi tanıyarak başlayabilirsiniz. Meslek seçiminde kendini tanıma kişilik özelliklerinin, ilgilerinin, yeteneklerinin ve mesleki değerlerinin farkında olmaktan geçiyor. Kişilik özelliklerinize göre tercih edebileceğiniz meslekleri bulmak için Kariyer Testlerinden yararlanabilirsiniz. Bu testlerle kişilik özelliklerinizi ve bu özelliklere uygun olan meslekleri öğrenme şansına sahipsiniz. Bu test sonuçları tercihlerinizde kendinizle ilgili bir çerçeve oluşturmanızı sağlayacaktır. Hangi çalışma alanlarında ne gibi görevleri yerine getirebileceğinizi araştırarak yetenekleriniz belirleyebilir, günlük hayatınızdan da çıkarımlar yaparak nasıl ortamlarda neleri yapmaktan hoşlandığınızı değerlendirerek ilgilerinizi ve seçmeyi düşündüğünüz meslekten farklı olan beklentilerinizle de mesleki değerlerinizi tespit edebilirsiniz.
Bunlarla ilgili aile bireylerinizle, arkadaşlarınızla, öğretmenlerinizle bir değerlendirme yapabilirsiniz.
Üniversiteni belirle!
Bunların sonrasında hayat boyu taşıyacağınız etiketi yani diplomayı alacağınız üniversiteyi seçmek gerekiyor. Üniversiteler tercih dönemi boyunca akademisyenleri, öğrencileri ve diğer çalışanları ile birlikte yanınızda olacak. Size sadece gidip aklınızdaki sorulara cevap bulmak düşüyor. Tercih etmeyi düşündüğünüz üniversiteleri araştırırken akademik kadrosunu, sağladığı olanakları, burs imkânlarını, uygulama alanları ve laboratuvarlarını, mezun öğrencilerinin nerelerde çalıştıklarını, ERASMUS ve yurtdışı bağlantılarını mutlaka araştırın. Eğer gidip görme imkânınız varsa üniversiteye giderek bunlarla ilgili birebir uzmanlardan bilgi alın. Gitme şansınız yoksa web sayfalarından detaylı araştırma yapabilirsiniz.

Son karar sizin olmalı!
En son aşamada ise şunu unutmayın ki artık yetişkinliğe doğru adım atıyorsunuz bu nedenle tüm bu araştırmalar sonrasında meslek seçimi ile ilgili en son karar sizin kararınız olmalı. Şunu biliyoruz ki mutlu olmanın temeli sevdiğimiz işleri yapmaktan geçiyor.”

Mükemmele ulaşma çabası bireyi ve sosyal çevresini zedeliyor.

Psikolog Barış Gürkaş, "Kulağa ne kadar hoş gelen bir kelime "Mükemmeliyetçilik". Mükemmel olmak, kusursuz olmak, yapılan her şeyde onaylanmak, her şeyin en iyisini bilmek, en güzeline sahip olmak, kusursuz olmak için çabalamak. Birçok kişinin sahip olmak isteyeceği durumlardır bunlar ve insanlar bu durumlara sahip oldukları zaman mükemmeliyetçi olduklarını düşünüyorlar. Mükemmeliyetçiler, kendini ya da etrafındakileri sürekli eleştiren, hatasını kabul etmeyen, sürekli beğenilmeme ve sevilmeme kaygısı olan, ulaşılması neredeyse imkansız olan hedefler belirleyen ve bu hedefler gerçekleşmediği zaman da oldukça ciddi hayal kırıklığı ve bunun sonucunda da öfke problemli yaşayan kişilerdir. Bilimsel araştırmalar mükemmeliyetçiliğin, kişinin kendine odaklanması ve başkalarına odaklanması şeklinde iki boyutu olduğunu gösteriyor. Bazı kişiler yalnızca birini yaşayabildiği gibi her iki durumu da yüksek derecede yaşayanlar da vardır" dedi.
Psikolog Gürkaş, mükemmeliyetçiliğin belirtilerini şöyle sıraladı:
"Aşırı planlı ve düzenli olma, Karar vermede zorlanma, Hata yapma ve başarısızlık korkusu, Yeterince iyi olduğunu düşünmeme, Yapılan en ufak yanlışta kendini değersiz görme, Yapılan işlerdeki tatminsizlik, En iyisini yapma ve en mükemmeli olma çabası gibi belirtiler mükemmeliyetçiliğin nedenleri olarak gösterilebilir."
Mükemmeliyetçiliğin sorun haline geldiği durumların ilk olarak iş hayatı olduğunu kaydeden Psikolog Gürkaş, "İş hayatında, kişi yine en iyisini yapmak için yaptıkları işe fazla odaklanıyorlar, ayrıntılara çok takıldıkları için enerjilerini çok harcıyorlar, çok fazla vakit kaybedebiliyorlar ve işlerini yetiştiremeyebiliyorlar. Bu davranışları yorgunluğa neden oluyor ve tükenmişlik sendromuna yol açabiliyor. Mükemmeliyetçiliğin boyutlarından biri olan, kişinin başkalarının siz mükemmel olursanız sizi sevecekleri ve değer verecekleri düşüncesi anksiyete, depresyon, aşırı kaygı ve obsesif-kompulsif bozukluk gibi birçok psikolojik sorunlara yol açabiliyor. Ayrıca kişi kendine aşırı derecede odaklandığında, bedeni ile ilgili mükemmel olma çabasına girebiliyor ve anoreksiya gibi yemek yeme sorunlarıyla karşılaşabiliyor" ifadelerini kaydetti.
"Başarısızlıklarınıza değil, başarılarınıza odaklanın"
Bireyin, en iyisine en mükemmeline ulaşmaya çalışırken gerçekdışı hayaller kurabildiğini ifade eden Psikolog Gürkaş, "Bu hayaller gerçekleşmediği zaman da kendine karşı çok acımasızca davranabiliyor. Çevresinden de aynı şekilde bir beklenti içine girebiliyor. Bu durum istediği gibi sonuçlanmayınca ilişkilere zedeleniyor ve yalnızlaşıyor. Gerçekleşmesi neredeyse imkansız gibi görünen hedefler belirlemek ilerleyen zamanlarda sizi mutsuz edecektir. Bu yüzden kendinizden aşırı beklentiler içinde olmayın. Yapabildiklerinize odaklanın ve hedeflerinizi ona göre belirleyin. Çalıştığınız ortamdaki iş yoğunluktan sıkılmamak ve aşırı stres yaşamamak için işlerinizi hafifletin. Unutmayın ki sizde hata yapabilirsiniz, mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Kendinize güvenin, kendinizi sevin ve hata yapmaktan korkmayın" açıklamalarında bulundu.

KAYNAK 

YAZ DEPRESYONU NEDİR? NEDENLERİ NELERDİR?

Mevsimsel duygu durum bozukluğu, her yıl sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalmasıyla ortaya çıkan bir depresyon biçimidir. Genellikle ilkbahar ve yaz aylarında günlerin uzamaya başlamasıyla birlikte mevsimsel depresyonu olan bireylerin şikayetlerinde iyileşme görülür. Ancak bazen ilkbahar ve yaz mevsiminde oluşan bir tipi de bulunmaktadır.

Yaz depresyonu, kış depresyonuna göre ender görülmektedir. Görülme sıklığı %1 olan yaz depresyonunun nedenleri kesin olarak bilinmese de genetik faktörler, stresle bağlantılı faktörler, geçmişte yaşanan travmatik bir olayın neden olduğu depresif bir süreç, her yıl aynı dönemlerde tekrar hatırlanarak mevsimsel depresyona yol açabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, biyolojik etkiler (melatonin hormonunun az salgılanması gibi) ve psikolojik faktörler nedeniyle yaz mevsiminde de depresyon olacağını göstermektedir.

Kadınlarda erkeklere oranla mevsimsel duygu durum bozuklukları 4 kat fazla görülmektedir. Ayrıca klinikte en çok gözlemlediğimiz özellikle majör depresyonda olduğu gibi yaz depresyonunda da, kişilerin hastalığı geçici bir moral bozukluğu gibi görerek hafife almalarıdır.

Depresyon sürecini, kırık kolla salata yapmaya benzetebiliriz. Kişi hayat kalitesi düşmüş bir şekilde hayatına devam eder, fakat bu durum tedavi edilmediği takdirde kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz etkileyen bir süreç haline dönüşür.

Döngüsel ve mevsimsel bir durum olan yaz depresyonu belirtilerin her yıl aynı dönemlerde başlayıp sona erdiği anlamına gelmektedir. Anksiyete (Endişe, kaygı) Uyku sorunları, insomnia (uykusuzluk) Aşırı hassasiyet, sinirlilik Ajitasyon Kilo kaybı İştahsızlık Yaz depresyonda kişi hayattan zevk alamamaya başlayabilir. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü yaşar. Kişi eskiden mutlu olduğu şeylere ilgi duymaz. Yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, motivasyon kaybı, cinsel isteksizlik, uyku bozukluğu, aşırı alınganlık, duygusallık, sabırsızlık, iştah kaybı, kilo verme ya da aşırı iştahla kilo alımı görülebilir. Bu durum içe kapanma, saldırganlık, yaşamı değersiz bulma ve intihar düşüncelerine kadar gidebilir.

Biyolojik ritmin bozulması, uyanık kalma süresinin artmasından dolayı depresif duygulara yol açabilir. Ayrıca vücudumuzdaki serotonin seviyesindeki düşüş ve özellikle de melatonin hormonu dediğimiz uyku düzenini sağlayan hormonun dengesinin bozulması yaz depresyonunu tetikleyen sebepler arasında olabilmektedir.

Yukarıdaki sebeplerden dolayı yaz aylarında düzenli ve kaliteli uykuya dikkat edilmelidir. Mümkünse haftanın 4 günü 20 dakika tempolu yürüyüş yapmak vücuttaki endorfin seviyesini arttırdığı için önerilmektedir. Yaz aylarında sağlıklı ve düzenli beslenmek de oldukça önemlidir. Yaz depresyonunun tanı ve tedavisi için, ruh sağlığı uzmanının değerlendirilmesi önemlidir. Tedavi sürecinde psikoterapi ve ilaç tedavisi kullanılmaktadır.


KAYNAK

TBMM'nin Engelli Araştırma Raporunu yayımlıyoruz (2)

Geçen hafta ilkini yayınladığımız Raporun 2.sini de bu yazımızda sizinle paylaşacağım. Hatırlatmak için raporumuzdan kısaca söz edelim.


Bu rapor; “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu- Engelli Hakları İnceleme Raporu.” 24.Dönem 3. Yasama Yılı 2013. Başkan Ayhan Sefer Üstün ve 23 İmza ile yayımlanmıştır.

Bu araştırma raporu neden önemliydi? Çünkü tüm kurum ve kuruluşların eksikliğini ve çözüm önerilerini ortaya koyuyor ve öze eleştiri yapıyordu.

Bu yazımızda fiziksel sorunların tespiti ve çözüm önerilerinden söz eden bölümden alıntılar yapacağım. Bu bölüm yerel yönetimleri ve Yerel yönetimler dahil tüm kamu kurum ve kuruluşları için bilgilendirme ve danışmanlık yapma yasal zorunluluğu bulunan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Yaşlı ve Engeli Hizmetleri Genel Müdürlüğünü yakinen ilgilendiriyor.

Şöyle diyor ilgili rapor; ”Komisyonumuz, ilgili tüm kurumlardan, hem yazılı bilgiler istemiş, hem de yerinde incelemeler yaparak durumun hangi aşamada olduğunu bizzat müşahede etmiştir. Görünen o ki; Fiziksel erişebilirlik konusunun yeterince çözümlenemediği görülmüştür. Kanunun gerekli eksikliklerin giderilmesi için düzenlemelerin yapılabilmesi için ön gördüğü 7 yıllık sürenin 7/7/2013 dolmasına, 1 yıl uzatılmasına rağmen geçen 8 yıllık süre içerisinde ne yazık ki istenen düzeyde bir değişim gerçekleşmemiştir. Bu konuda yaşanan sıkıntılar şunlardır;

Bütçe sıkıntısı; Kurumlar gerekli tespitlerini yapmış olmalarına rağmen özellikle eski binaların dönüşümü çok maliyetli ve yetersiz olduğundan, yetersiz bütçe ile çalışmalar yarım kalmaktadır

Fiziksel İmkansızlıklar; Özellikle İstanbul gibi tarihi şehirlerde yıkılması ya da tadil edilmesi mümkün olmayan çok eski binalar engelli erişimine uygun hale getirilmemektedir.

Belediyelerin özensiz çalışması; Mahalli idareler bu konuda ya geç adım atmakta ya da standartlara uygun olmayan düzenlemeleri ile maddi manevi ek külfet oluşturmaktadırlar.

Farkındalık eksikliği; Mezkur kanun 5378 sayılı engelliler kanunu 2005 yılında yürürlüğe girmiş olmasına rağmen düzenleme çalışmaları çok geç başlatılmıştır. Bu ağır gidişata farkındalık eksikliğinin de öneli olduğu düşünülmektedir.”


İlgili kanunun amir hükümlerine rağmen, Toplumda engellilik bilinci oluşturmak ve bu farkındalığın sürekliliğini saplayacak hiç bir gayret gösterememiştir, Yaşlı ve Engelli Hizmetleri Genel Müdürlüğü. Bunun için yazılı, görsel ve işitsel medya kullanılabilir, okullar başta olmak üzere, uzaman personeli ile, hatta üniversitelerle işbirliği yapılarak konferanslar yapılarak gerçekleştirilebilirdi.

Devam ediyorum rapordan bilgilendirmeye. Yerel yönetimlerin, yollar, kaldırımlar, köprüler, üst geçitler, asansörler, insanların toplumsal hayatta doğrudan içinde bulundukları alanlar çok daha vahim durumdadır ve öncelikli olarak ele alınmalıdır. Bu konuda muhatap Genel müdürlükten danışmanlık hizmeti yapması sağlanmalıdır. Bu konu belediyeleri yakinen ilgilendiren bir durumdur elbette ama, belediyeler, engelli kişiler bir yana sağlıklı vatandaşlara dahi engel çıkaran üst yapı düzenlemelerinin olduğu bir gerçektir. Tarafımızdan yerinde gözlemlenen bu durumun giderilmesi ne yazık ki kısa vadede mümkün gözükmemektedir. Öte yandan belediyelerin, standartlara uygun olmayan erişebilirlik düzenlemeleri de maddi manevi maliyet oluşturmaktadır.

Kaldırımlara eklenen bir rampa kişinin tek başına hareketine imkan vermeyen bir eğime sahipse, rampanın orada bulunması anlamlı değildir. Yada görme engelliler için op yekun planlamadan yapılan kabartma arı çizgiler kişiyi başka bir engele götürüyorsa, uda hedeflenenin gerçekleşmediğini göstermektedir.

Çalışmalara, arzulanan özenin gösterilmesi de resmi müeyyidelerden ziyade bu konudaki duyarlılığın atması ile mümkün olacaktır. Zira ancak uygulayıcıların ehliyetli, vicdanlı, basiretli ve ferasetli olmaları ile dünyanın en kötü kanunu dahi adil bir şekilde uygulanabilir.

Komisyonun Engelliler adına hizmet veren Sivil Toplum Kuruluşları ile yapılan görüşmelerden sonra yaptığı uyarıda dikkat çekicidir. Deniyor ki ”Bazı standartların engellilerin taleplerini karşılayamadığı tespit edilmiştir. Mesela, örme engelli kişiler kabartma yollarda takılıp düşme tehlikesinin bulunduğu özellikle yağmurlu havada kaygan zeminin çok tehlikeli olduğu görme engelliler için sesli uyarıların ya da özellikle resmi kurumlardaki işlerinde destek personelinin önemli bir ihtiyaç olduğunu belirtmişlerdir. Bu doğrultuda anılan kabartma yolların ihtiyaca ne kadar karşılık geldiği üzerine yeniden çalışılması ve çıkan sonuca göre bir değerlendirme yapılması faydalı olacaktır.” diye uyarıda bulunuyor.

Bu önemli çalışma raporuna göre özellikle hastanelerde uygulanan duvarlardaki kabartma yazıların da istenen işleve sahip olmadığı bilgisi edinilmiştir. Gerçekten de görme engellinin duvarları elleriyle yoklayarak yön bulabilmesi çok zahmetli bir şeydir.

İşte rapordan fiziksel engellere yönelik bazı bölümleri aktardık. Tabi her engelli grubuna göre değişen engelleri bir sonraki yazımızda anlatmaya devam edeceğiz.

Şimdi soruyorum. Sayın Cumhurbaşkanım bu raporun anlatılan içeriğinden haberiniz var mı? Durumun ne kadar içler acısı olduğunu TBMM Araştırma Komisyonu ortaya koymuş. Daha da kötü sonuçlar var ve bunları da yayınlayacağız.

Sayın Başbakanım bu raporlardan sizi haberdar edecek yürekli bürokratınız var mı? Ben yoktur diye düşünüp size buradan sesleniyorum bürokratlarınız sizin taşıdığınız heyecanı taşımıyor.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımıza seslensem de bir faydası yok. Çünkü Yaşlı ve Engelli Genel Müdürüne kimse yan bakamıyor.

Bilmem engellilerin bedduası da duaları kadar etkili olur mu?

Hepinize hayırlı ramazanlar ve bayramlar diliyorum.

Selam ve dua

Stresi Kontrol Altına Almak Kendi Elimizde

Modern yaşamla birlikte gün içerisinde stresi kelimesini sıkça kullandığımız bir durum ortaya çıktığını belirten uzmanlar, daha keyifli yaşamak istiyorsak, stresi tamamen yok edemesek de onu kontrol altında tutabilmemiz gerektiğini söyledi. 
Günümüzde artan iş yükü, rekabet, modern yaşamın getirdikleriyle birlikte stresi çok daha derinden yaşandığını belirten uzmanlar, insanın kendini uygun görmeme, çalıştığı yerin kültür ve normlarına uyum sağlayamama, ya da işten diğer alanlara vakit ayıramama gibi faktörler iş yaşamındaki stresin temel sebepleri olduğunu söyledi. VM Medical Park Bursa Hastanesi Uzm. Psikolog Gözde Nilüfer, "İş yaşamının dışında özel hayatta strese sebep olan birçok faktör sayılabilir. Stresi oluşturan durumlar herkes için farklı olsa da kayıplar, trafik, ekonomik zorluklar, sınavlar, rekabet, mükemmeliyetçilik, kendine vakit ayıramama, ilişki problemleri, boşanma, taşınma gibi durumlar stres sebepleri olarak sayılabilir. Stresin ilerleyen durumlarda ise baş ağrısı, yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıkları, mide rahatsızlıkları, obezite, cilt problemleri gibi ciddi durumlar ortaya çıkarabilmektedir. Diğer yandan dikkatin azalması, zihni bir konu üzerinde toplama güçlüğü, çeşitli konular arasında ilişki kurma güçlüğü, aşırı unutkanlık, takıntılı düşünceler görülebilir. Bunlar dışında kişiler, karar verme güçlükleri, değersizlik, yetersizlik, güvensizlik ve terk edilmişlik duyguları, davranış değişiklikleri, öfke problemleri yaşayabilir. Kişiler stresleriyle baş edebilmek için alkol ve sigaraya başvurabilir" dedi.
İşe ve sosyal hayata daha aktif katılmalı, mücadele ve değişiklikten zevk alınması gerektiğini ifade eden Nilüfer, "Gelecekle ilgili umutsuzluk çekmemeli, olumlu bir bakış açısı geliştirmeliyiz. Hoşgörülü ve esnek olmalı, yakın çevreyle olumlu ilişkiler kurmaya çaba göstermeliyiz. Düşüncelerimizin bizi nasıl hissettirdiğine dikkat etmeliyiz. Olumsuz düşünceler, stresten daha çok etkilenmemize sebep olacaktır. Örneğin, aşırı genellemeler yapmamalı, başkalarının zihnini okumaktan kaçınmalıyız. Zamanı iyi yönetmeliyiz. Sosyal ve kültürel faaliyetlerin günlük yaşamın stresiyle baş etmedeki önemini unutmamalıyız. Bu aktiviteler bize gevşemeyi ve duygusal boşalımı sağlar. Kendi ilgi alanlarımıza göre hobiler edinmek de stresten uzaklaşmak, zamandan keyif almak için son derece önemlidir" şeklinde konuştu.

KAYNAK

21 Haziran 2017 Çarşamba

Tek Yönlü İletişim Mi Daha Etkilidir Yoksa Çift Yönlü İletişim Mi?

İletişimin özelliklerinden birisi tek yönlü veya çift yönlü olmasıdır. Tek yönlü iletişimlerde yalnızca savunulan tezden bahsedilir ve savunulurken, çift yönlü iletişimde ise karşıt teze de yer verilir ve bu tez çürütülür.
İletişimin bu özelliğinden yola çıktığımızda propagandalarda iletişimin tek yönlü olarak seçilmesi mi yoksa çift yönlü iletişimin kullanılması mı daha verimli sonuçlara yol açar? Bir örnek vermek gerekirse X markasını satan bir satıcı müşteriye ürününü tanıtırken aynı sektördeki Y markasından ve hatta Y markasının iyi yönlerinden de bahsetmeli mi yoksa Y markasının adını bile anmamalı mı?
Bu konuda yapılan bazı araştırmalar incelendiğinde genellikle çift yönlü propagandanın daha etkin olduğu sonucuna varıldığını görüyoruz. Bunun sebebi de karşı tarafın tezine yer veren, onun iyi yanlarından da bahseden bir iletişimin, bir propagandadan çok yalnızca objektif bir iletişim gibi gözüküyor olması. Karşıt görüşün (tezin, markanın vb.) iyi yanlarından ve söylemlerinden de bahseden bir kişi dinleyiciye güven verecektir. Bunun tam tersi bir durum düşünüldüğünde ve dinleyicinin karşıt görüş hakkında bilgisi olduğu varsayıldığında bunlardan hiç bahsedilmemesi karşı tarafta bir güvensizlik uyandıracak, bu bilgileri sanki karşı taraftan kasten saklıyormuşuz hissi uyandıracaktır.
Dinleyici ile ilgili temel sayılabilecek iki değişken vardır. Bunlardan ilki dinleyicinin anlatıcıyla aynı fikirde olup olmaması ve konu hakkında ki bilgi düzeyidir. Yani bir bilgisayar satıcısını düşündüğümüzde X bilgisayarı satan birisi müşteriye ürünü anlatırken müşterinin X marka bilgisayarı ya da Y marka bilgisayarı daha çok beğenmesi ve bilgisayarlar hakkında ki genel bilgi düzeyi kurulacak iletişim için önemlidir. Bir diğer değişken ise dinleyicinin zeka ve eğitim düzeyidir. Bu noktada dinleyicinin eğitim ve zeka düzeyi arttıkça çift yönlü propagandanın ikna edici etkisinin arttığı görülmektedir. “Çünkü eğitim ve zeka düzeyi arttıkça problemin çeşitli yönlerini bilmek ya da tahmin etmek olasılığı da artacak, dolayısıyla da, o problemi sadece tek bir yönden ele alan bir etkileyici iletişim, güvenilir ve adil görülmeyerek reddedilecektir.” (Kağıtçıbaşı 213)
Zeka ve eğitim düzeyi düşük olan dinleyicilerde ise tek yönlü iletişimin daha etkili olduğu saptanmıştır. Öyle ki bu dinleyicilere bir problemin farklı yönlerini göstermek, fazla bilgi vermek zihinlerinin karışmasına ve karar vermelerinde zorluğa yol açabilir. Bu durumlarda tek yönlü propaganda daha etkili olacaktır. Bilginin geldiği nokta ya da kişi prestijli ise tek yönlü iletişim adil ve güvenilir olarak kabul görecektir.

Yani tek yönlü ya da çift yönlü iletişimin hangisinin daha etkili olacağına propagandanın konusu (az ya da çok bilinir bir konu), kaynağın prestiji ve dinleyicinin yukarıda da bahsettiğimiz zeka, eğitim düzeyi ve mevcut fikri belirliyor.
Yazı içeriği oluşturulurken Çiğdem Kağıtçıbaşı tarafından yazılan ve ilk basımı 2008 yılında yapılan Günümüzde İnsan ve İnsanlar kitabının 12. basımından faydalanılmıştır.

Aile içi iletişimin püf noktası

“Güçlü aileler, iyi iletişimin tedaüfen gerçekleşmediğini, bunun için zaman ve çaba gerektiğini vurgular.”Nick Sitnnnett  ve John Defrain  söylemiş bu sözleri.
İletişimin sözcükler üzerinden yapıldığını düşünürsek, sözcüklerin en önemli olduğu yer belki de ailedir. Ailenin iletişim şekli, kullandığı dil, özen ile çocuğun dünyayı tanıma algılama ve baş etme becerileri şekilleniyor. İletişim sözcükler üzerinden gerçekleşse de, sözcükleri anlamlı kılan ise onları nasıl söylediğimizdir. Bir süre sonra fark edeceksiniz ki siz nasıl konuşuyorsanız, çocuklarınız da öyle konuşacaklar. Çünkü onlar bizi kopyalayarak öğreniyorlar. Bu hem bir öğrenme yolu hem de siz onların hayatındaki en önemli kişi olduğunuz için. Bu ne kadar büyük bir sorumluluk ve acaba ne kadar farkındayız?
Sizin hayatınızda küfür varsa onlarınkinde de olacaktır. Ayıp, yasak, “büyükler söyler ama küçükler söylemez” gibi mantıksız açıklamalar işe yaramayacaktır. Siz “aptal”, “salak”,”manyak” ,”cehennemin dibine git” gibi kelimeler kullanıyorsanız bilin ki o da arkanızdan gelecektir. Sakın sonra kimseye aptal deme, manyak demek çok ayıptır demeyin.

Siz   hangi  tür düşüncelerin ürünü olan kelimelerle konuşuyorsanız, o da o tür düşünmeyi öğrenecektir. “Bütün aksilikler beni bulur”, “ Mutlaka bir aksilik çıkar”, “şimdi alamam,yapamam,olmaz..”,”öffff hava ne kadar kötü,bir türlü ısınmadı”,”bu park da hep dolu,hiç doğru dürüst oyuncak yok..”
Dikkat ettiniz mi bu cümlelerin sahibi bir ebeveyn çocuğunun zihnini olumsuz düşüncelerle dolduruyor ve onun düşünme biçiminin negatife odaklı olması için elinden geleni yapıyor. Büyüdüğünde ise” sen ne biçim çocuksun her şeyin kötü  tarafını görüyorsun sıkıldım “diyeceksiniz.
Şikayet , eleştiri ve suçlama kurban zihniyetinin ürünü söylemlerdir ve bulaşıcı etki yaparlar. Aslında tüm duygular bulaşıcı  etkiye sahiptir. Çocuklarımızın sağlıklı, mutlu bireyler olması bizim konuşma içeriğimizle çok ilgilidir.
Aslında bu sizin de daha mutlu ve huzurlu olmanıza da hizmet eder.”
“İnsanlar bir şeyler yüzünden değil, şeylerle ilgili düşünceleri yüzünden acı çeker” der  Epiktetos  yanibizi üzen olaylar değil onlara yüklediğimiz anlamdır.
Başımıza gelen bir olay ya da durum için iki seçeneğimiz vardır, üzülmek, bağırıp çağırmak, kızmak, suçlamak, kavga etmek vb. ya da  bundan ne öğrendim, neyi farklı yapmak bir daha bunun oluşmasını engeller vb sorumluluk alan cümleler kurmaktır.  Sürekli suçlayan, şikayet eden, eleştiren ve bağırıp, çağıran bir  anne ya da babaya hatta ikisine birden sahip bir çocuk için daha kötü ne olabilir?
 Son olarak;Çocuklar yaşadıklarını öğrenirler;eleştiriyle yaşarlarsa, suçlamayı,utançla yaşarlarsa, kendilerini suçlamayı öğrenirler.
Çocuklar teşvik edilerek yaşarlarsa,kendilerine güvenmeyi,övgü alarak yaşarlarsa,takdir etmeyi öğrenirler. Dorothy   Law Nolte

Uyuşturucu kullanan çocuk aşık olmuş insan gibidir

Son günlerde gündemi en çok meşgul eden sorunlardan biri uyuşturucu kullanan gençler. Çocuklar artık çok az parayla bu maddelere ulaşırken, uyuşturucu ile mücadele konusunda başta ailelere ve aslında hepimize çok iş düşüyor. Sokaklarda daha fazla bonzaiden bayılmış gençler, çocuklar görmemek için, geleceğimizin güvencesi gençlerimizi bu bataklıktan kurtarmak için neler yapmalıyız? Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan bağımlılıkla mücadelede ailelere önemli bilgiler verirken Yeşilay'ın bu konuda yetersiz kaldığını şu çarpıcı sözlerle aktardı: Yeşilay’a bu konu bırakılmışsa daha çok çocuk ölecek demektir.

Görüntüler içler acısı… Sokaklarda bonzaiden bayılmış gençlerin görüntüleri yürekleri yakıyor. Ancak onların da bu yolu seçmelerinin sebepleri var. Özellikle ailelere uyuşturucu ile mücadelede birçok görev düştüğünü belirten Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bağımlılığın altında yatan psikolojiyi anlattı ve ailelere hayat kurtaracak bilgiler verdi. Yeşilay’ın bu konudaki sorumluluğunun da altını çizen Tarhan, yapılması gerekenler konusunda önemli eleştiriler yaptı.
BAĞIMLILIĞA İTEN 6 ÖNEMLİ DURUM
Uyuşturucuya başlama yaşı gittikçe düşüyor, oranı ise gittikçe artıyor. Özellikle son zamanlarda Bonzai adı verilen sentetik uyuşturucunun pençesinde boğulan gençlere her yerde rastlamak mümkün. Bağımlılığın, uyuşturucu kullanımının altında yatan temel psikolojik nedenler nelerdir?
Bağımlılığın altında yatan psikolojik nedenlerden bir tanesi gençlerdeki boşluk duygusu. Boşluk duygusu nedeniyle müthiş bir sıkıntı hissediyorlar. Hayatı yaşamayı anlamsız görüyorlar. Bu anlamsız görme içerisinde boşluk duygularını yapay olarak gideren maddeye yöneliyorlar. Bazı gençlerde ise kronik boşluk duygusu oluyor. Bu grup, madde için en riskli grup. Boşluk duygusunun dışında yalnızlık da gençleri çok etkiliyor. Özellikle 10-11 yaşından sonra genç için arkadaşlık, ailesinden daha önemli hale geliyor. Ben kimim, nereye yönelmeliyim ve niçin sorularını soruyor. Bu soruları sorarken böyle durumlarda bağlanma ihtiyacını ailesi dışındaki kişilerle karşılıyor. Bu kişiler sağlıklı kişiler değilse toplumla sağlıklı bağlanma ilişkisi kuramayan bireyler, kolay bağlanma olduğu için maddeye bağlanıyor. Bağlanma ihtiyacını maddeyle gidermeye çalışıyor. Bunun arka planında yalnızlık var. Kalabalığın içinde yalnızlık duygusu kişinin maddeye yönelmesinde önemli ikinci bir etken. Bunun sonucunda maddenin verdiği keyif hali var.
Madde kişide nasıl bir duygu uyandırıyor? Bütün istekleri karşılanmış, bütün ihtiyaçları giderilmiş ve evrenle bütünleşmiş gibi uçma hissi uyandırıyor kişide. Bütün sorunlarını unutuyor. Böyle bir durumda kişi bağlanma duygusunu ve yalnızlık duygusunu yapay olarak gideriyor. Kişilik sınırları ortadan kalktığı için bağlanmaya ihtiyaç hissetmiyor yalnızlığı da unutuyor.
Gençlerde haz arayışı da maddeye yönelime neden oluyor. Özellikle çocukluğundan beri haz peşinde koşmayı yaşam felsefesi haline getirmişse eğer ‘Mutlu olmak istiyorsan mutlu olacağın, canının istediği her şeyi yapmalısın' yani ego ideali olarak hedonizmi, zevki, zevk almayı seçen bir yaşam felsefesi varsa, ‘Bu iş bana zevk vermiyorsa neden yorulayım ki neden çalışayım ki' diyor. Bu kimlik karmaşasını aşamıyor. ‘Ben kimim, nereye yönelmeliyim, niçin?' sorularını sorarken kimlik karmaşası yaşarken zorluklarla mücadele başaramıyor ve mağlup oluyor. Dolayısıyla bu konuda kişilerin beceri kazanması gerekiyor.
Günümüz kuşağında şu andaki en önemli risk alanı kolaya kaçma eğilimi. Zorlukların üzerine gitmeme eğilimi ön planda. ABD'de genç kuşakla ilgili yapılan araştırmalarda narsisizm puanı yüksek çıkıyor. Narsisizmde kendini özel ve önemli görme, eleştiriye kapalı olma, hep kendi isteklerinin karşılanması beklentisi vardır. Kendini merkeze alır. Narsist kişi dünyanın kendi etrafında dönmesini ister. Böyle bir dünya da olmadığı için kendi dünyasına kapanır. Egosunu yücelten her şeyi doğal kabul eder, hakkı gibi görür ve bunun sonucunda da kişi psikolojik ihtiyacını madde ile karşılar.
Madde kullanmaya iten bir başka etken de maddeyi stres azaltma yöntemi olarak kullanıyor. Stresle baş etmek yerine kolay çözüm gibi gördüğü maddeyi kullanarak o anlık geçici ve sahte bir mutluluk hissederek rahatlama yolunu seçiyor. Bu yolun sonucunda da kişi stres azaltma tekniği olarak üzüntülerle baş etmek yerine, üzüntülerden kaçma yöntemi olarak kullanıyor. Birkaç kere bundan doyum alınca onu yeniden yakalamak için maddeye yöneliyor.
Diğer bir neden ise kötü arkadaş. Yalnızlık duygusunu yanlış arkadaşlıkla gideriyor. Diğer bir neden ise zayıf aile ilişkileri.
EVDE MAHKEME KURMAYIN
Bu konuda ebeveynlerin yanlış ya da hatalı bir tutumu çocuğu bu bataklığa çekiyor diyebilir miyiz? Eğer öyleyse nasıl hatalar bunlar?
Çocuk evde mutlu değilse eve geldiğinde kendini mahkemeye gelir gibi yani sorgulanıyor, yargılanıyor gibi hissediyorsa yani evi, bir sığınak olarak hissetmiyorsa evde sıcak bir iklim, sevgi ve kucaklayıcı bir iklim yoksa o evde çocuk ya da genç farklı bir seçenek düşünmeye başlıyor. Ergenlik dönemi akıldan çok hislerin ve duyguların baskın olduğu bir dönem. O anda muhakeme gücünü kullanamıyor ve maddeye kolay bir şekilde ulaşıyor. Beynin ön bölgesi gelişimini tamamlamadığı için dur düşün eyleme geç kalıbını öğrenememiş. Önce yapıyor sonra düşünüyor. Önce madde kullanıyor sonra pişman oluyor, gel-gitler yaşıyor. Bunu devamlı yaparsa zaten beyin fonksiyonu bozulduğu için artık kısır döngüye dönüşüyor. Madde kullandıkça beyin fonksiyonu bozuluyor, beyin fonksiyonu bozulunca daha çok madde kullanıyor. Bu nedenle ailenin sıcak bir ortam oluşturması çok önemli.
Ailenin diğer bir hatası da çok baskıcı ya da çok kontrolsüz olmak. Her iki tipteki ailelerde aynı risk var. Gevşek disiplinli ailelerde gencin nerede duracağı öğretilmiyor. Yani isteklerine karşı sınır konulması konusunda rehberlik zayıf. Canının istediğini yap, özgür ol, zincirleri kır tarzındaki özgürlüğü kutsallaştıran bir yaşam felsefesi varsa her şeyi yaşayarak öğrensin tarzındaki yaklaşım gevşek disiplindir. Böyle durumlarda çocuklar kolaylıkla zevk tuzaklarına düşebiliyor. Diğer aile tipi ise katı. Yüksek disiplinli aile de risk oluşturuyor.
Üçüncüsü ise çatışmalı disiplinin olduğu aileler. Bir gün evet dediğine diğer gün hayır diyen ailelerde, annenin evet, babanın hayır dediği ailelerde de bağımlılıkla karşılaşılıyor. Bu genellikle parçalanmış ailelerde yaşanıyor. Karı koca geçimsizliği olan ailelerde çocuk maddeye kolaylıkla yönelebiliyor. Tüm bu nedenlerle sevgi ve disiplinin dengeli bir şekilde verilmesi gerekiyor. Yani içinde sevgi olan disiplin önemli. Eğer ailede bu yoksa her çocuk madde kullanımıyla ilgili risk grubuna girer.
“UYUŞTURUCU KULLANAN ÇOCUK AŞIK OLMUŞ GİBİDİR”
Anne baba, çocuğunun uyuşturucu kullandığını nasıl fark edebilir?
Uyuşturucu kullanan çocuk aşık olmuş insan gibidir. Aşık olan ne yapar? Dalıp dalıp gider, odaklanır hep aşık olduğu nesneyi düşünür. Uyuşturucu kullanan kişinin düşündüğü şey de maddedir. Madde devamlı aklındadır. Maddesiz bir yaşamı düşünemez hale gelir. Maddeyle daha çok zaman geçirir. Madde olmadığı zaman kendini kötü hisseder, krizde gibidir. Diğer taraftan yoksunluk belirtileri olur. Aşırı zihinsel uğraş vardır, genellikle dışarıdan bakıldığında ‘Çocuğum dalgınlaştı, kişiliği değişti' der. Odadan uzun süre çıkmaz banyoda uzun süre kalır. Yalan söylemeye başlar. Uzun bir yolculuğa çıkacak gibi hazırlıklar yapar. Vedalaşmalar yapar, mektuplar bırakır. Sık sık nezle grip olmaya başlar. Bu gibi durumlar bazı şeylerin yolunda gitmediğini gösterir. Böyle durumlarda genellikle anneler ve babalar jandarmalık yaparak sorgulamaya başlar. Çocuk daha çok içine kapanır. Böyle durumlarda onu karşımıza almak yerine yanımıza alıp yürüyerek sorunları açmaya çalışmak gerekir.
“MAALESEF BİZİM KÜLTÜRÜMÜZ BUNA ÇOK YATKIN”
Çocuğu uyuşturucu kullanan bir anne babanın genel tutumu nasıl olmalı? Ve nasıl bir eylem planı hazırlamalı? Bu adımları anlatabilir misiniz?
Burada sebebe ve sonuca yönelik olarak yapılacak şeyler var. Aileler genellikle sonuca yönelik şeyleri yapmayı seçiyorlar. Yasaklamalar, korkular, tehditler gibi. Bu tip durumlar çocukla olan ilişkinin bozulmasına sebep oluyor. Bu çocuklar zaten iyi işbirliği kurmayı başaramayan çocuklar. Kişinin önce kendisiyle, sonra ailesiyle ve arkadaşlarıyla işbirliği kurması var. Bu üç işbirliği sağlıklı yürümüyorsa yani doğru dürüst arkadaşı yoksa risk grubundadır. Çocuk hiç eve gelmiyorsa, gelmek istemiyorsa risk grubundadır. Okulla bağı zayıfsa sosyal işbirliklerinin bozulması en önemli belirtiler arasındadır. Bunlar sağlıklı yürüyorsa sorun olsa da kolay çözülür. Ailenin böyle durumlarda yapacağı çocuğun ya da gencin iyi işbirliği kurup kurmadığını kontrol etmesidir.
Eylem planı olarak aile çocuğunun dünyasına nasıl girebileceğinin yöntemlerini araştırmalı, çocuğu ya da genci sorgulamak yerine iletişim kurmayı, monolog değil de diyalog kurmaya, dikey değil yatay ilişki kurulmasına çalışmalıdır. Bazıları insanın çocuğuyla arkadaş olamaz diyor işte sorun burada. Anne baba çocuğuyla seviyeli bir arkadaşlık yapabilir. Seviyeli arkadaşlık yapamadığı için, buyurgan anne baba modelinde bu çağda daha büyük risk var. Maalesef bizim kültürümüz buna çok yatkın. Buyurgan anne babalık yerine birlikte zaman geçirilen annelik babalık modeline ihtiyaç var.
Yapılan araştırmalar takdir övgü onay sözlerinin az kullanıldığı ailelerde de madde kullanım oranının yüksek olduğunu gösteriyor. Çocuğun iyi davranışlarının takdir edilmediği hep eleştirildiği aile ortamında çocuk kendini güvende ve aileye ait hissedemez. Bir genç kendini aileye hem ait hissedecek hem özerk hissedecek. Gence bu duyguyu verebilmek gerekiyor. Bu duygu verilemiyorsa sorun gençte değil anne babadadır. O nedenle burada sebebe değil sonuca göre gitmek gerekebilir eylem planında.
Sebebe yönelik eylem planında da çocuk neden maddeye yöneldi, bu soruyu sormak gerekiyor. Çocuk okulu bitirmiş, aile ayda 5 bin lira harçlık veriyor, çocuk ‘Ben neden çalışayım ki' diyor. ‘Zaten çalışsam bu kadar alacağım' diyor. Aile zaten parayı otomatik olarak veriyor. Genç burada sorumluluk hissetmiyor. Bu sefer odasına çekiliyor ya da aynı şehirde olduğu halde evini ayırıyor. Bu gevşek disiplinin bir örneği olarak verilebilir. Ekonomik olarak bütün kolaylıklar sağlanmış, ayrı bir ev ortamında olmak anne babanın da kolayına geliyor. Ancak bir süre sonra çocuk yanlış bir arkadaşı evine alıyor. Bağımlılık yapan maddeler alıyor ve bu zincirleme olarak gidiyor. Annesinin ve babasının yüzünü bile görmeyen gençler var. Bu durumda kim olursa hata yapabilir.
Maddeye yönelen çocuklarda ya da gençlerde ayrıca acıma duygusunun az olduğunu görüyoruz. Acıma duygusu az olan benmerkezci kişiler daha büyük risk taşıyorlar. Sadece kendi çıkarını düşünen kişiler. Annenin ve babanın ne kadar üzüleceğini bile önem vermezler.
Bir diğer grup da saygı ve sorumluluk duygusu zayıf olan gençler de oluyor. Saygıyı bir değer olarak kabul etmemiş, saygı sadece kendi doğrularına saygı gösterilmesi olarak, hak duygusu kendine yönelik olarak yani sadece kendi çıkarına saygı gösterilmesini isteyen, başkalarının ihtiyacına saygı göstermeyen gençler de ‘Bu beni mutlu ediyor, başkalarından bana ne' diyor.
Gence ben bir gün sordum; ‘Bu maddeyi kullanmana annen ve baban onaylamıyor, neden kullanıyorsun?' ‘Ben dünyaya bir kere geldim. Bu zevki tatmayacaksam neden yaşayayım ki?' diyor. Bu, zevki idealize eden bir kişilik yapısı. ‘Topluma karşı sorumlulukların var' diyorum, ‘Bana ne sorumluluktan ben hayatımı yaşarım' diyor. Sorumluluk duygusu zayıflığından ve acıma duygusu zayıflığından maddeye yönelmiş.
“YEŞİLAY’A KALIRSA DAHA ÇOK ÇOCUK ÖLECEK”
Türkiye’nin uyuşturucu ile mücadelede ve tedavi konusunda eksikleri var mı? Bireylere, toplumlara ve devlet kurumlarına nasıl görevler düşüyor? Bir hekim olarak neler söylersiniz?
Bu konuda siyasi irade ciddi şeyler yapmaya çalışıyor. Uyuşturucu ile Mücadele Şura'sı yapıldı, toplantılar yapıldı. Fakat bürokrasi buna uyamadı. Mesela büyük kaynak ayrılan Yeşilay bu kaynakları verimli kullanamadı. Yeşilay’da kamu spotu, bir kaç reklam filmi ile sonuç alacağını zanneden zihniyet nedeniyle emekler boşa gidiyor. Yapılanların daha bilimsel olması gerekiyor. Toplantılar, kokteyller bağımlılığı önlemede yeterli değil. Böyle olunca çalışmalar reklam düzeyinde kalıyor. Bağımlılıkta, insanlara dokunmak, koruyucu ruh sağlığı ile ilgili çalışmaların yapılması esas olan. Buna dikkat edilmesi gerekiyor. Yoğun ve sistemli bir şekilde okullara girmek gerekiyor. Türkiye'deki okullarda Yeşilay ve Kızılay'ın şube açma gibi hakları bulunuyor. Bu kullanılmalı. Yine okullarda kulüpler kurulup, aktif hale getirilmeli.
Profesyoneller olarak şunu iyi biliyoruz ki bağımlılıktan gençleri uzaklaştıracak en etkili yöntem akran eğitimidir. Onun içindir ki okullarda akran eğitimi yapılması gerekiyor. Maalesef akran eğitimi yapılmıyor. Yeşilay'ın Türkiye'nin bağımlılıkla ilgili risk haritasını çıkarması gerekir. Koruyucu ruh sağlığı yapması gerekir. Bu konuda toplumu bilinçlendirme faaliyetine ihtiyaç var. Ülkenin kaynaklarının verimli kullanılması ile bu mümkün.
Kaç senedir konuşuluyor görünmeyen bir el sanki engelliyor. Danışmanlık desteği veren Yeşilay'a bu konu bırakılmışsa daha çok çocuk ölecek demektir. Maalesef henüz bir rehabilitasyon merkezi açılamadı, yönetmeliği bile çıkmadı, İran bizden çok daha ilerde. Sonra gençleri sokaklardan topluyoruz, anne babalar ne yapsın, devlet bu çocuklara hayata kazandırıcı ortam sağlamazsa uzmanlar ne yapsın. Bu konudaki yavaşlığın faturasını siyaset ödeyecek bu gidişle.
Hızlı sonuca gitmemiz gerekiyor. Aksi halde sorun daha da artacaktır. Çünkü sebebe yönelik yapılan şeyler yok şu anda Türkiye'de. Bağımlılıkla ilgili sivil toplum kuruluşların bu gençleri kazanmaya önem vermesi, zaman ve kaynak ayırması, ilgilenmesi gerekir.
Toplumda şu anda parlak gençlerle uğraşan STK'lar var, bu gibi sorunlu insanlarla uğraşan STK'ların daha çok kurulması ve onların desteklenmesi lazım. Doğru projeleri o tarz STK'ların alması lazım. İran'da bile rehabilitasyon merkezleri var, Türkiye'de halen bir rehabilitasyon merkezi kurulamadı çünkü bağımlılık tedavisi uzun vadeli bir tedavi. Detoks dönemini, kriz dönemini aşıyorsun iki haftada. Ondan sonra bireysel rehabilitasyon var, sonra sosyal ve mesleki rehabilitasyon. Bu üç rehabilitasyonun yapılması, 3, 6, 9, 12 aylık programlarla yapılıyor. Bununla ilgili altyapının oluşturulması lazım, sağlık köylerinin kurulması gerekiyor. Bunu yapmadıkça sadece toplumu yanıltmış oluruz. Yapmış gözükürüz yapmamış oluruz. Burada artık yüzeysel çözümler çözüm değil. İstatistikler açıkça gösteriyor, bağımlılık artıyor.
Polis teşkilatı bağımlılık konusunda sağlıkçılardan daha iyi çalışıyor, eğitimcilerden daha iyi çalışıyor. En iyi raporları onlardan alıyoruz görüyoruz. Arzı önleme boyutu polisin işidir. Talep azaltma boyutu sağlıkçıların işidir. Polis arzı önlemek için uğraşacak. Talep azaltmayı bireylere dokunan insanlar yapar. Ruh sağlığı profesyonelleri yapar. Bununla ilgili çalışan bir enstitü bile şu anda Türkiye'de yok.
Amerika'da NIDA (National Institute of Drug Addiction) isimli bir enstitü var. Bu kuruluş bağımlılıkla ilgili her şeyi organize ediyor. Yetkili bir enstitü. Bu enstitü hem koruyucu ruh sağlığı yönünü hem de tedavi edici yönünü ve ARGE yapan yönünü bir arada yürütüyor. Türkiye'de böyle bir kurumsallaşma olması lazım. Tıpkı TÜBİTAK ya da TMSF gibi çalışıyor. Böyle bir enstitü kurulursa sağlıklı bir şekilde yürür, tek bir koordinasyonla yürür.